10 Eylül 2019 Salı

RICHARD WILLIAMS

TÜRKÇE (For English please scroll down.)


Canlandırma dünyası başından beri bir yanda büyük prodüksyonlarda çalışan profesyoneller, diğer yanda kendi uslupları, konuları, hatta kum, ıslak boya gibi kendi malzemeleriyle kendi yönlerini çizen bağımsızlar olmak üzere ikiye bölünmüştür. İlk gruptakiler ustalaşmış elleri ve teknik bilgileri ile gururlanırken ikincisindekiler kendilerini daha yaratıcı varsayagelmişlerdir. Birbirlerine karşı duyguları küçümsemeden gıpta etmeye kadar uzanır.

Kendilerine hem bağımsızlar, hem profesyoneller dünyasında yer bulabilen animatörlerin sayısı son derece az; iki dünyada da ağırlığı olan tek bir isim aklıma geliyor: Richard Williams!


Richard Williams en parlak gününde zaferininin mutluluğunu arkadaşıyla paylaşıyor; elinde1989'da "Masum Sanık Roger Rabbit" (Who Framed Roger Rabbit) ile
kazandığı Akademi Ödülü ("Oscar").

Kanada doğumlu Richard Williams'ın canlandırma sahasına girişi değişik bir açıdan oldu. Gerçi daha 14 yaşındayken
Richard Williams daha 14 yaşında Disney
stüdyosunda konuk; yıl 1947.
Disney stüdyosunu ziyaret imtiyazı kazanacak kadar ilgi ve yetenek göstermişti. Sonradan ilgisi sönecek, yüzünü güzel sanatlara dönerek illüstrasyona ve yağlı boyaya yönelecek, dinlenmek için de caz çalacaktı. 50'li yıllarda Londra'ya taşınan Williams, tekrar canlandırmaya döndü, ama Disney tarzından olabildiğince uzak, daha ziyade UPA filmlerini anımsatan grafik bir yaklaşım geliştirdi. İlerleyen yıllarda Disney filmlerini bir anlamda yeniden keşfetti, saygıyı hakkettiklerini anladı, ama Disney kurallarını hiçbir zaman sorgusuz kabullenmedi.


Yıllar geçtikçe Richard Williams stüdyosu şaşırtıcı bir çeşitlilik gösteren usluplarda reklâm filmleri, uzun metrajlar için jenerikler ve anime sekanslar üretti ki bunlara iki Pembe Panter sinema filminin jenerikleri de dahildir. ("Pembe Panter'in Dönüşü"- The Return of the Pink Panther, 1975, ve "Pembe Panter'in İntikamı"- The Pink Panther Strikes Again, 1976. Pembe Panter karakteri ise DePathie- Freleng stüdyosu tarafından serinin ilki olan1963 yapımı Pembe Panter filmi için yaratılmıştı.) Charles Dickens'in "Bir Noel Şarkısı" hikâyesinini tutukça bir canlandırmayla uyarladı (A Christmas Carol, 1971); bu film ona 1972'de ilk Akademi Ödülü'nü ("Oscar") kazandırdı; filmde öykünün geçtiği dönemin gazete illüstrasyolarını andıran bir tarz kullanılmıştı ki bu da başarıya katkı sağlamıştır şüphesiz.

Richard Williams 60'lı yılların ortalarında sufizme ilgi duydu ve sufi filozof/yazar İdris Şah ile görüşmeye başladı. Zaten stüdyonun işletmecisi Ömer Ali Şah, İdris Şah'ın ağabeyiydi.

Hindistan doğumlu, Afgan asillerinin soyundan geldiğini söyleyen İdris Şah İngitere'de yerleşmişti. Richard Williams, İdris Şah'ın Nasrudin kitaplarını resimledi. Buradan bir film fikri çıktı.

Sonra İdris Şah ve ailesiyle Richard Williams'in araları bozuldu. Williams işletmeci Ömer Ali'nin stüdyodan para sızdırdığını iddia ederken İdris Nasrudin projesinin kârının %50sini istemiş, kızkardeşi ise yaptığı tercümelere dayanarak Nasrudin karakterinin telif hakkını talep etmiş. (Bkz.: "Pulling a Rabbit out of a Hat/ Richard Williams Animation- The-Thief-and the Cobbler" Yolları ayrılınca İdris Şah Williams'dan Nasrudin karakterini ve ismini kullanma hakkını esirgedi- oysa prodüksyon başlamış, ilerlemişti!

Şaşırtıcı şey şu: bu "Nasrudin" dedikleri bizim Nasreddin hocamızdan başka birisi değil; Türk lokumu, Türk kahvesi, Türk halısı kadar bizden sayarız. Herhangi birisinin Nasreddin Hoca için telif hakkı iddia etmesini aklımız almaz. Ama alın işte, Richard Williams kendini köşeye sıkışmış bulmuş, sıkıştığına inandırılmış.


Solda: Richard Williams'ın resimlediği İdris Şah'ın Nasrudin kitabı. Sağ üstte: Nasreddin Hoca'nın Akşehir'deki mezarı. Alt sağda: Türk televizyonunda çocuklar için Nasreddin Hoca dizisi. (Kendi stüdyolarımızdan Siyah Martı tarafından yapılmıştır.)

Richard Williams'ın bu telif hakkı iddialarına pabuç bırakması
1906-1930 yılları arasında yayınlanmış
Azeri mizah dergisi.
bizim için anlaşılır gibi değil. Biz Türkler sahipleniriz, mezarını anıt yaparız, ama Nasreddin Hoca öyküleri çok daha geniş bir coğrafyada tanınır ve dolayısıyla kamuya mâlolmuştur. 


Neticede Nasrudin karakterini ve ismini kullanmaya hakkı olmadığına ikna olan Richard Williams, hırsız karakterini tutabildi, ve film için o güne kadar yapılmış çalışmaların olabildiğince büyük bir kısmını kurtaracak şekilde farklı bir öykü anlatmaya karar verdi. Nasrudin oldu "Hırsız ve Kunduracı" (The Thief and the Cobbler).

Williams artık bir obsesyona dönüşen film üzerinde çeyrek
Bernd Göbel'in
Hodscha Nasreddin
çeşmesi heykeli,
Halle-Neustadt,
Almanya.
yüzyıl çalıştı. Stüdyonun diğer işlerinden edindiği kârları projesine akıttı, Art Babbitt, Grim Natwick ve Ken Harris gibi önemli isimleri emeklilikten alarak stüdyosuna getirtti, hem çalıştırdı, hem de çalışanlarını eğitmelerini sağladı. Film için üretilen ve çizerek yaratılan karmaşık ve şaşırtıcı kamera hareketleri, kendi projelerine animasyon yönetmeni arayan Steven Spielberg ve Robert Zemeckis'i ikna etti;
"Masum Sanık Roger Rabbit" (Who Framed Roger Rabbit), reel çekim ve çizgi canlandırmanın kusursuz uyumunu gerektirecekti ve bunun icabı olan teknik ve mekanik çözümlemeleri ancak bir Richard Williams kotarabilirdi. Williams bir anlamda başladığı noktaya dönmüştü, zira prodüksyon süresince stüdyosu Disney UK'ye dönüştürüldü. Roger Rabbit 1988'de gösterime girdi ve 1989'da Richard Williams'a animasyon yönetmeni olarak özel bir Akademi Ödülü ("Oscar") kazandırdı. Williams filmin üstün başarısına dayanarak eski Nasrudin, yeni "Hırsız ve Kunduracı"'yı bitirmek için yatırım almayı başardı. (Aslında filmin adı defalarca değişti, gitti geldi!) Warner Brothers ile yapılan mukavele filmin iki senede bitmesini öngörüyordu, efsane filmin nihayet seyirci karşısına çıkması garantilenmişti. Stüdyoya ben o tarihte katıldım (1990), şansıma inanamıyordum. Ve yeni evliydim. Aynı günlerde vatandaşım Şahin Ersöz de ekibe girdi. Herşeyin harika olması gerekiyordu.

Derken gördüm ki Richard Williams'ın en büyük düşmanı kendisiymiş. "Bağımsız animatör" ruhu baskın çıkıyor, topladığı yetenekli işgücüne rağmen adeta filmini paylaşmak istemiyor, neredeyse kıskanıyordu. Sahneler bir türlü geçmiyor, düzeltimlere takılıyor, ilaveler ve uzatmalar yapılıyor, hiç birşey olmasa tek kareye dönüştürmek için araresimler isteniyordu! Önceleri kaliteden ödün vermemek saydığımız bu müşkülpesent tutum, evladını özgür bırakamayan bir babanın aşırı sahiplenme içgüdüsüne benzemeye başlamıştı!

Ben Williams'ın yönetmenliğine olabildiğince uyarak kendi yaratıcı çözümlerimi getirmeye çalışıyordum, ve neyse ki bunlar kabul görüyordu. Williams'ın yaklaşımı Şahin'e ters geldi ve bunu bir "meydan okuma" saydı: Williams'dan daha Williams olacak, onun tarzında, ona bile parmak ısırtacak bir sahne yapacaktı. Verilen bir sahnede vezir Zig-Zag, tekgözlerin şefinin çadırına girecekti ve storyboard'da bu çok basit ifade edilmişti. Şahin, uzun, karmaşık, tamamen el çizimi bir kamera hareketi içeren bir yorum yaptı ve bitirene kadar Williams'ın gözünden kaçırmayı başardı. Tekgözlerin şefinin gözbebeğindeki akisten ağır ağır uzaklaşarak kalabalık çadırı katettiğimiz bu sahne, bugün filmin tanınmış sahnelerindendir.

Şahin'in uzun bir kamera hareketi içeren 26 saniyenin biraz üzerineki mega sahnesi!
Sahne Zig-Zag'ın gözlerine yakın çekimle başlıyor görünse de aslında baş kısmında herşey tekgözlerin şefinin gözbebeğinden aksetmektedir.
Geri dönüp bakınca Richard Williams'ı ekibini mutlak zafere götüren bir liderden ziyade çalışkanlığı ve kendini adamasıyla ilham veren bir işkolik olarak görüyorum. Varsın kusursuz ama yarım kalmış olsun, yeter ki bitmiş ama kusurlu olmasın! Klasik canlandırmanın kurallarını araştırır, öğretir, ama sık sık da eleştirip dışlarına çıkardı. Bir yandan özgür ifadenin savucusuydu, bir yandan da despotluğa varan bir yönetmenliği vardı, çalışanlarından bütün zamanlarını vermelerini ister, kendi şartlarına, kendi vizyonuna tam uyum ve sadakat beklerdi. "Hırsız" evliliğimin ilk yılına koyu bir gölge düşürdü, ama oradan çokyönlü, özgüvenli bir animatör olarak ayrıldım. (Bkz.: "Hırsız ve Kunduracı", 18 Eylül 2012, and "Sürünen Haberci", 21 Aralık 2012.)

Mukavele süresi dolunca film Richard Williams'dan alındı ve
Richard Williams'ın kitabı
tarif edilmez kötü bir şekilde bitirildi! Ben Arabian Knight adıyla bir versyon gördüm (Arap Şövalye ve Binbir Gece Masalı fikirlerini karıştıran bir kelime oyunu.), o kadar tatsız tuzsuzdu ki unutun gitsin! Williams sonradan seminerler verdi, bir de kitap yazdı (Animator's Survival Kit, "Animatörün Hayatta Kalma Takımı")
ve arkasından yeni bir imkânsız projeye atıldı: Lysistrata. Bunun sadece girişini tamamlayabildi.

Richard Williams 16 Ağustos 2019'da aramızdan ayrıldı.

Bitmemiş!


ENGLISH

In the world of animation, there has been a long standing division between professionals working for big productions and independents, "auteurs" pursuing their own styles and themes, even coming up with their own media like sand or wet paint! The former take pride in their polished skills whereas the latter see themselves as more creative, each group eyeing the other with feelings that range from disdain to envy.

There are very few who have been able to function both as an "auteur" and an animator for large budget productions, and I can think of only one name that has straddled both worlds completely: Richard Williams.

Richard Williams sharing his finest moment with his friend, sporting the Academy Award
("Oscar") he won for Who Framed Roger Rabbit in 1989.

Canada-born Richard Williams came into animation rather obliquely, even though his early interest in and talent for animation
14 year old Williams as guest at the
Disney Studio, 1947.
had earned him a visit to the Disney studio at the age of 14. He later lost interest, his focus turning to "high art". He painted and illustrated, and played jazz. Moving to London in the 50's, he embarked on a carreer in animation developing a distinctly  graphic-oriented style that was as far removed from the Disney look and feel as could be expected, more in line with the UPA approach. In later years he developed a renewed appreciation for the achievements of the Disney studio and he started going for fuller animation, albeit without ever accepting Disney's rules at face value.

Over the years Richard Williams Animation produced a wealth of animated commercials in an extraordinarily wide variety of styles. The studio also contributed titles and animated inserts for feature films, including two of the Pink Panther series. (The Return of the Pink Panther, 1975, and The Pink Panther Strikes Again, 1976. The character itself  was originally created by De Pathie-Freleng for the 1963 film, simply titled The Pink Panther.) A rather stiffly animated version of Charles Dickens' A Christmas Carol (1971) earned Williams his first Academy Award in 1972, thanks no doubt to the originality of its style which was reminiscent of period newspaper illustrations.

In the mid 60's Richard Williams became interested in Sufism and came in contact with Sufi philosopher/ author Idries Shah through his brother, Omar Ali, who was the first business manager of the studio. 

Born in India and claiming descent from Afghan nobles, Idries grew up and lived in the UK. Williams provided illustration for his Nasrudin books, which evolved into a film idea. 

Then came a falling out with Omar Ali, Idries and even Idries' sister. Williams claimed Omar Ali was stealing from the studio, Idries demanded %50 of the profits while his sister claimed ownership of the Nasrudin character- apparently because of some translation she had made. (See: "Pulling a Rabbit out of a Hat/ Richard Williams Animation- The-Thief-and the Cobbler") When their ways parted, Idries Shah denied Williams the right to use the Nasrudin character- even the name- and this, well into production!

The amazing thing is: we in Turkey consider Nasrudin- or Nasreddin as we spell it- to be our own, as indigenous as Turkish Delight, Turkish coffee, and Turkish carpets. The idea that anybody could claim copyright seems absurd. But there you are, and there was Richard Williams, believing himself cornered!

Left: Idries Shah's Nasrudin, as illustrated by Richard Williams, top right, Nasreddin's tomb in Akşehir, Turkey, bottom right: Nasreddin TV series for children on Turkish TV. (By a local studio, Siyah Martı Animation.)
It seems mystifying to me that Richard Williams would be
Satirical periodical from Azerbaijan,
published 1906-1930.
unable to challenge Idries Shah's claim to the Nasrudin stories- we Turks may claim him as our own, with tomb and all, but the stories are known in a very wide geography and as such lie clearly in the pubic domain. Still, Williams was persuaded that he could not legally use Nasrudin- but he managed to keep hold of another character: the thief. So he decided to tell a different story, saving what he could of the work that was already done. Nasrudin became The Thief and the Cobbler.


Sculpture surmounting
the Hodscha Nasreddin
fountain, by Bernd Göbel
in Halle-Neustadt,
Germany.
,

Williams worked obsessively on the film for a quarter of a century, investing profits from his studio's other work, pulling great names like Art Babbitt, Grim Natwick and Ken Harris out of retirement to work with him as well as train his staff. The wild, highly involved animated camera moves of the finished sections persuaded Spielberg and Zemeckis that he could handle the complicated mechanics in bringing animation and live action together in their own new project, Who Framed Roger Rabbit. Coming full circle, Williams found himself working for Disney- his studio morphed into "Disney UK" for the duration of the production. The film was released in 1988, bringing Williams an Academy Award for special achievement as the animation director. He used the resounding success of the film to bring in investment for The Thief and the Cobbler, the erstwhile Nasruddin. (One of many name changes in fact!) A two year contract with Warner Brothers seemed to guarantee the completion of this legendary film, and that's when I was hired (1990), freshly wed, amazed at my luck. My compatriot and friend Şahin Ersöz was hired at the same time. It should have been great.

Then we saw Richard Williams was his own worst enemy. Ever the "auteur", he seemed unwilling to share the work, even with all the talent he had brought together- he was almost jealous. Scenes would just not pass, kept getting stuck with revisions, improvements, extensions, and when all was done, the addition of inbetweens to make them on 1's! What we thought was perfectionism turned out to be more like paternalism, a reluctance to let go of one's baby.

I followed Richard Williams' instructions as faithfully as I could, adding my own creative solutions, which I'm glad to say he liked. Şahin was put off, took it as a challenge, and deciding to out-Williams Williams, embarked on an intricate, involved interpretation of the scene of Zig-Zag's entry into the chief one-eye's tent that could not fail to impress him. Şahin went far beyond the storyboard, and avoidied showing anything until he was done. Today that scene- the long truck-out from the reflection in the chief one-eye's pupil- is one of the film's classics.

Şahin's mega scene, a long all hand animated pull out, just over 26 seconds long!
Though it seems to start with a close-up on Zig-Zag's eyes, it all turns out to be a reflection in the chief one-eye's single pupil.
In retrospect, I see Richard Williams as a workaholic who inspired with his tireless dedication rather than a leader who led his crew unfailingly to victory. Better perfect yet incomplete than complete but with faults. He studied the rules of classical animation, learned and taught, but just as often criticized and ignored them. He was a champion of free expression, but also a domineering director who demanded extra hours and total dedication to his own vision, on his own terms. The Thief cast a heavy shadow over my first year of married life, but I emerged a much more versatile, confident animator. (See also: "The Thief and the Cobbler", 18 September-Eylül 2012, and "The Crawling Messenger", 21 December- Aralık 2012.)


Richard Williams' book.
When the contract ran out, The Thief was taken from Williams and completed in an abominable fashion by the producers. I saw one version called Arabian Knight- the less said about it the better. Williams went on to give seminars, wrote a book (The Animator's Survival Kit) and embarked upon another impossible project- Lysistrata, of which only the prologue is finished.

Richard Williams passed away on August 16th, 2019.

Incomplete!  

25 Şubat 2019 Pazartesi

2x2

TÜRKÇE: (For English please scroll down.)

Özel günler için yakınlarıma resim yapmak geleneğim var, bunları da normalde burada yayınlamıyorum. Ama ikizlerin, "torunlarımın" ikinci doğum günü başka türlü özel. (Bkz. "Bir Yıldır Dede", 25 Şubat 2018).

Canları sıkıldıkça üst kata, bize çıkıp You Tube'dan birşeyler göstermemi isterlerdi, ben de müzik ve dans ağırlıklı clipler gösterir, Lâle de onları kucağına alıp dansederdi.

Derken bunlar Kadıköy'de tramvay görmüşler.

Özellikle ağlamaklı bir günlerinde Lâle "tren açmamı" önerdi. O gün bugündür iptilâ hâlinde tren videoklipleri seyrediyorlar. Gerçi "tren" ve "trambay" arasındaki benzerlik ve farklar
konusunda anlaşamıyorlar ama buharlarını salarak ya da karları saçarak geçen trenleri bu kadar istekle seyretmeleri tren meraklısı "dedelerini" ancak sevindirir.

Tam dedelerine çekmişler!

2zler You Tube'dan çuf çuf seyrederken (görüntü kendi objektifimden) ve Bolu'da emekli bir demir atın üstünde
(görüntü anneleri Zeynep'ten).
The twins watching chugging steam engines on You Tube (image from my own camera) and on a retired 
ion horse in Bolu (image from Zeynep's camera.).

2'nci doğum günü resmi- Drawing for their 2nd birthday.

ENGLISH:

I regularly make drawings for friends and relations when the occasion demands it, and don't go around sharing all of them. But the second birthday of the twins, my "grandkids", is something extra special. (See "Grandpa for a Whole Year", 25 Şubat- February 2018). 

Every time they got bored, the twins would climb upstairs to our apartment and demand I show them something from You Tube. I would show them clips with music and dance and Lâle would pick them up and dance with them.

One day they saw streetcars trumbling by. 

One day, when they were blubbering a lot, Lâle suggested I show them videoclips of trains. That got them; they were hooked and they still are. They can't agree on the differences and similarities of "trains" and "streetcars", but I find nothing to complain in their fascination for locomotives spewing smoke or plowing through packs of snow.

Like grandpa, like grandkids!

18 Aralık 2018 Salı

YENİYIL-2019-NEWYEAR

TÜRKÇE: (For English, please scroll down.)

Bu seneki yeni yıl resmimiz için herkesin diline dolanmış olan ekonomik krizi ve hükümetimizin krizle birliklte mücadele çağrısını seçtik.

Hükümetimiz senelerdir milli varlıkları satmak ve borçlanmak yoluyla yalancı bir refah görünümü yarattı. Bu dış borca batmış devlet için de böyle, bir kredi kartıyla diğerini ödeyen vatandaş için de. Geçen seneki yeni yıl mesajımızda yaşam tarzımızın yaşadığımız çevreyi ne hâle getirdiğini işlemiştik. (Bkz.: "2018'de nereye?" 21 Aralık 2017.) Bu sene yeni yaşam tarzımızın bizim için bu kadar vazgeçilmez hâle geldmesine, marka ve ithâl ürün bağımlılığızdan ödün vermeden enflasyonu yenebileceğimiz yanılgısına düşmemize dokundurduk.

Daha fazlası için bkz.: 2019 (Tashlık)

İllüstrasyon/ Illustration: Tahsin Özgür    Renkler/ Colors: Lâle Özgür

ENGLISH:

For our new year's greeting this year we chose a theme that is on everyone's tongue- the economic crisis, and the government's attempts to rally the nation to fight it. 

Our government has been propagating a false illusion of prosperity and affluence by selling off national assets and living on credit- from the debt-ridden state to the individual using one credit card to pay off the other. Last year's new year's greeting had for its theme the unhealthy environment our new lifestyle has created. (See: "Where to in 2018", 21 Aralık- December 2017.) This year I poke fun at how addicted we are to it, how we are deluded to think we can beat inflation without giving up our import and brand-name oriented lifestyle, how we expect to have our cake and eat it too!

For more see: 2019 (Tashlık)

9 Aralık 2018 Pazar

NECMİYE ARKUN


TÜRKÇE: (For English, please scroll down.)

Washington DC.1960 civarı: Küçük kovboy ben,
anneannem. Necmi teyzem, annem ve ablam.
“Kovboy kılığına girip beni ağaca bağlardın”; yarım yüzyıldan fazla zaman önce Washington’daki günlerimizden kalan bu anı sanki Necmi teyzemin benimle ilgili en değerli anısıydı! Teyzem o kadar girgin, sosyal yönü o kadar gelişmiş, çevresi o kadar geniş birisiydi ki benimle ilgili bu kadar eski bir anıyı unutmamış olmasından gururlanmalıyım.

Necmiye Arkun tükenmez bir özveriyle matematik ve Fransızca öğretmiş, öğrencileri arasında efsaneleşmiş süper öğretmen (tek bir ders bile kaçırmadığı söylenir), 100 yıl 7
Teyzem 40'lı yaşlarının başında.
ay
ve 21 günlük uzun ve verimli bir hayat sonunda kanser ve yarattığı komplikasyonlara yenik düştü. Vaktini, enerjisini ve parasını cömertçe harcayan,  bütçesi devamlı açık veren biriydi. Evliliğinden çocuk sahibi olmamış, biriken sevgisini başkalarına dökmüştü- ama bu sevginin aslan payını Erol aldı. Kan bağları yoktu, yolları bir şekilde kesilmişti. Erol’un kızkardeşi de teyzemden sevgi ve ilgi gördü ama Erol’un yeri bambaşka oldu- olağan gerçek ana-çocuk sevgisinin ötesine geçen bir bağ. Ve Erol da bu sevgiye lâyik olduğunu kanıtladı- son dakikalarında teyzemin yanında olmak için Boston’dan uçup geldi. Ve son dakikalar gelmiş gibi gözüktüğünde orada ellerini tutuyordu. Ambulans gelip yoğun bakıma götürürken Erol da yanında gitti. 

Teyzem hiç istemediği şekilde türlü aletlere bağlanarak yoğun bakımda iki hafta daha dayandı ve nihayet 15 Aralık 2018’de aramızdan ayrıldı.


Seveni sayanı çoktu, öğrencileri onu hiçbir zaman unutmamıştı. 99uncu ve 100üncü doğum günü kutlamaları kalabalık ve gösterişliydi. Son aylarında destek olmak için akrabalar biraraya geldi, ama en devamlı ve özverili destek, akrabalığı uzakça bir hısımlıktan fazla olmayan Perihan’dan geldi. Zorla gönderilmedikçe teyzemin yanından ayrılmadı!


Öğretmen Necmiye Hanım'ın 100üncü doğum günü kutlaması, yanında oturan kızkardeşi, yani benim annem. Tam arkalarında ayakta sadık Perihan hanım.
Necmi teyzemde sanat aşkı vardı, özellikle klasik müzik ve edebiyat. Fransızcaya hayrandı- bu konuda ona takılırdım, çünkü Fransız gramerini ve ortografisini saçmasapan bulurum. Ama onun bu dile olan sevgisini anlıyordum; o dil, en mutlu günlerinin anılarını canlandırıyordu. (Benim için Almanca’nın olduğu gibi- yine gramatik bir felaket, ama en güzel günlerimin çağrışımlarıyla dolu.) Son günlerine kadar Fransızca okudu- Victor Hugo’dan Paris Match’a kadar. Teyzem (ve annem) Büyükada’da Saint Antoine’da okumuştu, öğretmenleri rahibelerdi. Orada adının “Nejminette” olarak küçültüldüğünü tatlı bir anı olarak aktarırdı- ciddi rahibelere oynadıkları oyunları da! Daima Müslüman olduğunu söylerdi,  Atatürkçü bir Türk olmakla iftihar ederdi, ama karakteri ve zevkleri üzerinde Hristiyan Batı’nın etkisi inkâr edilemez. Bir tüccar olan dedem aileyi batı müziğiyle tanıştırmış- gramofon plaklarından piyano derslerine varıncaya kadar, ve müzik yaşlılıkla gelen moral çöküntüsünde ona destek oldu. Huzurevindeki odasında gece geç saatlere kadar kültürel müzik kanalı Mezzo’yu seyrederdi. Hayatta en büyük aşkı, Erol’dan hemen sonra, Çinli konser piyanisti Lang Lang’dı.

Teyzem hastanede, Lang Lang'dan Chopin'in Grande Polonaise'ini dinliyor. Gece gündüz refakat eden Perihan pencereden dışarıyı seyrediyor. Tarih 20 Ekim 2018, 26 gün sonra herşey bitecek.
Bu dünyadan Beethoven in Koral Fantazisi’ni dinleyerek ayrılmak isterdi. (Piyano, orkestra ve koro için konçerto.) Denedik. Daha önceki bir hastane sürecinde bigisayarımdan bu konçertonun bir klibini seyrettirdim. Herşey bitiyor gibi gözüktüğü o günde Erol cep telefonundan çalmış. Sonra yoğun bakımda cep telefonumun kulaklığını sol kulağına yaklaştırarak dinletmeye çalıştım ama şuursuz gibiydi ve daha koro bölümüne gelmeden hemşireler ziyaretçileri çıkarttı. Sonra defalarca düşürdüğüm telefonumu bir kere daha düşürerek işini bitirdim. Telefonumu yenileyene kadar da artık herşey bitmişti. 

Konçertonun teyzemin zihninde sonuna kadar çalmaya devam ettiğini hayâl etmek istiyorum, bu çok mu fazla? Ve belki teyzemin hâyal gücü piyanoya Lang Lang’ı oturtmuştur.

Hastanede beklerken rahatlamak için çizdiğim melek resimleri.
Angel figures I drew for comfort in the hospital.


Teyzemi kaybettiğimiz günden.
From the day we lost my aunt.


Eylül başlarında çok rahatsız edici bir rüya gördüm- bir sabır sınavı için kendini Meryem Ana şeklinde bir kafese kapattıran bir rahibe. Beni o kadar etkiledii ki resmini çizmeye karar verdim. Önümdeki sıkıntılı süreci temsil ettiğini düşündüm.
Ama sonra teyzemin yatağa bağlı haline benzediğini farkettim.
Öyle ya,rahibeler tarafından eğitilmemiş miydi? 

Around the beginning of September I saw a very disturbing dream- a nun having herself locked into a cage formed to resemble the Virgin Mary for a test of patience.
It left such a strong impression on me that I decided to draw it. At first I thought it represented the difficult period I had to face. Later I noticed how much the image
resembled my aunt pinned to her bed. After all, she'd been taught by nuns, hadn't she?



ENGLISH:

Washington DC circa 1960: the little cowboy, my grand-
mother, aunt Necmi, my mother and my sister.
“You used to dress up as a cowboy and tie me to a tree”; this seemed to be the most cherished memory of my aunt Necmi regarding me, a memory from our time in Washington, over half a century ago! Indeed, my aunt is such a sociable, gregarous person with such a vast circle of friends and relations that I should be honored she has kept such memories of me from so far back.

Necmiye Arkun, teacher extraordinaire, who has taught mathematics and french with unerring dedication (they say she never missed a class), a legend among students, passed
My aunt in her early 40's.
away after a bout with cancer at the ripe old age of 100 years, 7 months and 21 days! She was generous with her time, her efforts, and her money, unable to make ends meet. Her marriage had brought no children, though she lavished love and attention on many- but none more than a certain Erol. Erol was no blood relation, their paths had simply crossed at one point. Erol’s sister also benefited from her love and attention, but with Erol, there was something special- a bond that surpassed many a mother and child- and fittingly, Erol travelled all the way from Boston to be at her side in her last moments. He was there, holding her hand during what seemed to be her last throes, and accompanying her on the ambulance when she was taken to intensive care. 


She held on for a further two weeks, attached to all sorts of devices- a fate she dreaded- finally succumbing on November 15th 2018.

Her following was great, her students never forgot her, her 99th and 100th birthday bashes were grand occasions. The family rallied together to support her through the difficult last months, but none showed greater dedication than the almost sainted Perihan, though barely related, who was with her almost uninterruptedly- leaving her side only when forced out.

Necmiye the teacher celebrating her 100th. Seated right next to her is her sister, that is to say, mother. Standing right behind them is the dedicated Perihan.
Aunt Necmi was enamoured of art, especially classical music, literature, and the French language- something I teased her about because I find French grammar and ortography nonsensical. But I could see what it meant to her- a storehouse of her most cherished recollections. (Like German for me- also a grammatical catastrophe, but carries with it memories of my happiest times!) To the end she read French literature from Victor Hugo to Paris Match. My aunt- as well as my mother- attended St. Antoine elementary school of Istanbul’s Büyükada where they were taught by nuns. She fondly remember the nickname she acquired in those times- “Nejminette”- as well as the pranks she pulled in the regime of those straigt-laced nuns. Though always professing to be Muslim as well as a Turkish patriot and a Kemalist, her character and tastes were marked by the culture of the Christian West. My grandfather, a merchant, had introduced music into the family- from gramophone records to piano lessons, and music became her prime support and a remedy to her flagging morale in old age. She watched the artsy music channel Mezzo late into the night in her room at the retirement home. Her greatest love of her life, coming just after Erol, was the Chinese concert pianist Lang Lang! 

My aunt in hospital enjoying Lang Lang playing Chopin's Grand Polonaise. The dedicated Perihan, by her side day and night, is gazing out of the window.
Her wish was to exit this world listening to Beethoven’s Choral Fantasy (concerto for piano, orchestra and chorus) . We tried- I played a videoclip of it from my computer during an earlier phase in a hospital. Erol turned it on that day when it seemed all would end. Later, in intensive care, I tried holding my earphone to her left ear while playing it from my cell phone, but she seemed unconscious and the nurses ushered visitors out before it got to the chorus. After that I dropped my phone once too often and killed it, so I couldn’t continue the concert. By the time I had my phone replaced she was gone. 

Is it too much to hope the rest might have played to the end in her mind? With her imagination placing Lang Lang at the keyboard?