KAYBETTİKLERİMİZ/ OBITUARIES etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KAYBETTİKLERİMİZ/ OBITUARIES etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2025 Pazartesi

MAUREEN POLASZEK

TÜRKÇE (For English please scroll down.)

Maureen'le Berlin'de, 1989 ya da '90.  
15 Nisan 2025'te yayınlanan bir Facebook paylaşımı beni hem üzdü, hem de çok şaşırttı. Berlin'de Hahn Film'de en eski tanışımız cıvıl cıvıl canlı, bazen "telaşe müdiresi" diye tanımlayabileceğimiz renkli bir kişilik, Maureen Polaszek, artık aramızda değildi. Acı haberi eşi Jürgen paylaşmıştı.

Hiçbirimiz gençleşmiyoruz, eş dost arkadaş yavaş yavaş bu dünyaya veda ederek hem bizi üzüyor, hem de ölümlü olduğumuzu hatırlatıyorlar. Artık bu akışı kabullendiğimi zannederken bu seferki haber hiç beklediğim cinsten değildi- Maureen ya da "Mo", (bazen "Mo Po") sanki her zaman bir yerlerde var olacaktı. İnternette bulduğum bir "anma sayfasına" göre 7 Ağustos1948'de Glasgow'da doğmuştu. Telaşlı tarzıyla muntazam İngilizce konuşur, hemşehrileriyle buluşunca İngilizcesini güçlü bir İskoç aksanı devralırdı. Vefatı ise 14 Nisan 2025, yani Facebook'taki paylaşımdan bir gün önce. Yer Hamburg; Jürgen ile oraya yerleşmişlerdi, onlarla kalmıştık bile!

Maureen kendi canlandırma sanatçısı değildi, ama canlandırma dünyasının bir elemanıydı, organizasyon işlerinin vazgeçilmeziydi.

Berlin'de Hahn Film'deki  ilk günlerimden beri Maureen'in bana, sonra Lâle'yle beraber bize, çok yardımı dokundu. Dublin'den Berlin'e (o günkü adıyla Batı Berlin) uçtuğum o 1989 Şubat başında beni Tegel havaalanında karşılamıştı, o andan itibaren Hahn Film'de (o günkü adıyla Gerhard Hahn Filmproduktion GmbH) çalışma ortamına alışmamda çok yol gösterici olduğu gibi şehri tanımamda bana da yarımcı oldu. Gelir gelmez Brandenburg Kapısı'nda Berlin duvarına, duvarın tamamen içinde kalan Havel gölüne götürdüğünü, stüdyonun çalışanlara kiraladığı dairelerden bana düşene beni yerleştirdiğini ve stüdyo kesesinden eşya aldığını hatırlıyorum- küçük bir televizyon dahil. Onunla Doğu Alman yayınlarına bakar, burnumuzun dibindeki o yabancı dünyayı merak ederdim. 

Bunlar bana özel davranışlar değildi; herkese öyle yardımcı, arkadaşça davranırdı. Benden bir süre sonra stüdyaya katılan Şahin Ersöz'e Maureen'in aramızdan ayrılışını haber verince şöyle bir karşılık verdi: (İngilizceden tercüme.)

"Maureen'in haberini almak beni üzdü. Hayatımızın daima tatlı anılar ve nostaljiyle dönüp baktığım bir döneminin bir parçasıydı.

"Bana daima kibar davrandı, aptal yeğenin sabırlı teyzesi gibi."

Kocası Jürgen Almandı, kendisi de çok iyi Almanca konuşurdu. Dili benim de öğrenmem için kendi okuyup sevmiş olduğu Michael Ende'nin Momo isimli romanını bana ödünç verdi. ("Mo" ve "Momo", ne tesadüf!) Hafta sonlarında yaptığım kafe kahvaltılarında bir sözlükle birlikte o koca kitabı satır satır okuyarak anlamaya çalıştım. Aylar sürdü, ve kitap bitti. Bu başarımdan o kadar mutlu oldum ki okuduğum bu ilk Almanca kitabı saklamak istedim. Maureen'e kitabın yenisini aldım, kendi elimdeki yorgun baskıyı sakladım.

Üzücü haberi alınca kitabı tekrar okuma isteği geldi ve o zaman unutmuş olduğum bir detayla karşılaştım. Maureen sayfa kenarlarında notlar tutmuştu! Elle, kurşun kalemle tutulmuş bu notlar elimdeki kitabı bugün daha da değerli yapıyor.

Bir de herşeyi videoya kaydetme hastalığım var, o sayede kaybettiğim birçok insan gibi Maureen'in de sesli, hareketli görüntüleri bizimle kalıyor.

Biz Türkiye'ye döndüğümüz yıllarda da (ki tekrar tekrar döndük) Hahn Film'den gelen işlerde temas ettiğimiz kişi oldu. Hamburg'da Little Green Bag şirketini kurunca da bizi unutmadı; o sırada kocası Jürgen de kendi çalıştığı Trickompany'den iş gönderiyordu. Uzakta oldukları, sık görüşemediğimiz hâlde bağlarımız kuvvetliydi.

Son olarak Facebook'ta gördüğüm o üzücü habere verdiğim karşılığı burada da paylaşmak istiyorum. (İngilizceden tercüme.)

"O kadar pırıl pırıl, canlı bir insandı, hayatımın en heyecan verici dönemi olacak günlere öyle bir pırıltı ilave etmişti ki... herhâlde Lâle de öyle düşünüyordur. Kalbimizde ve tabii ki videolarımızda yaşamaya devam edecektir." 

 

 Jürgen ve Maureen Berlin Schwedter Straße'deki stüdyoda, 1991.

 Jürgen and  Maureen at the Schwedter Straße studio, Berlin, in 1991.

 

ENGLISH:


With Maureen in Berlin, 1989 or '90.  

I was taken aback as well as distressed by a bit of news shared on Facebook on April 15th 2025. Maureen Polaszek, our earliest acquaintance from Hahn Film in Berlin, a bright and lively personality bordering on panicky, had passed away. The distressing news had been shared by her husband Jürgen.

We are none of us getting younger. Not only are we sad to see friends and relations bid us farewell one by one, we are also reminded of or own mortality. Though I thought I had accepted this as the natural flow of things, it had never occured to me that this could apply to Maureen or "Mo" (sometimes "Mo Po") who would always continue to exist somewhere. From a "memorial site" I found on the Internet I found out that she was born in Glasgow on August 7th 1948. She spoke fine English in her own typical hurried style but when she met a compatriot she instantly switched to a Scottish brogue. She passed away a day before the post on April 14th in Hamburg, where she and Jürgen had settled; indeed, we had even stayed with them.

Maureen was not herself an animation artist but she was a part of the world of animation as an indispensible organizer.

From my very first day at Hahn Film in Berlin Maureen has been very helpful to me, and later, to Lâle as well. She was the one who first picked me up at Tegel airport when I flew from Dublin to Berlin (then East Berlin) at the beginning of February 1989. From that moment onwards she helped me settle in and adapt to Hahn Film (then Gerhard Hahn Filmproduktion GmbH) as well as get to know the city. I remember how, as soon as I arrived, she took me to see the Berlin Wall at the Brandenburg gate, and also to the Havel lake that lies completely within the perimeter of the Wall, and how she took me to the apartment that I was to rent from the studio and provided it with basic furniture on the Studio's expense, like a small TV set. I watched East German television on that set, wondering about that foreign world so near yet so far away. 

This was not special treatment reserved for me; she was just as helpful and friendly towards everybody. My friend Şahin Ersöz had arrived at the studio shortly afterwards; when I wrote and told him about Maureen's passing this was his reaction:

"I am sorry to hear about Maureen. She was a part of a very interesting period of our lives that I have always looked back with fond memories and nostalgia. 

"She was always kind to me like a patient aunt with an idiot nephew."

Her husband Jürgen was German. She spoke fine German herself. To help me learn the language as well she lent me her copy of Michael Ende's Momo, a novel she herself had read and enjoyed. ("Mo" and "Momo"; what a coincidence!) I took that book along for my weekend café breakfasts and with the aid of a dictionary tried to understand it a line at a time. It took months, but I finished it. I was so thrilled with my success that I wanted keep this first book I read in German. I bought Maureen a fresh copy and kept the battered volume for myself.

When I heard the sad news I felt the urge to read it again, and that's when I came across a detail I had forgotten. Maureen had taken notes on the margins! Hand-written with pencil, these notes make the volume I have even more precious!

I also have an obsession of videotaping everything; thanks to that, Maureen remains with us, as do many other departed dear ones. 

In the years we returned to Turkiye (and we returned several times) she remained our contact person with the work sent to us by Hahn Film. She did not forget us when she founded her own company, The Little Green Bag, in Hamburg. At that time Jürgen was our contact person with Trickompany, also sending us occasional work. Though distance separated us and we didn't see each other often, our bond remained strong.

In closing, I would like to quote my own comment to that sad news I saw on Facebook:

"She was such a bright and lively person, added such a sparkle to what turned out to be the most exciting part of my life, and I suspect, Lâle's as well. She will live on in our hearts, as well as in our videotapes!"

3 Mayıs 2021 Pazartesi

BÜLENT TURAN, PSA

TÜRKÇE: (For English, please scroll down.)

Ressam Bülent Turan’ı 19 Nisan 2021’de kaybettik. (Hayır Korona değil, kâlp!)

Bülent ve Sedef Turan çifti ile tanışıklığımız bir yazlık komşuluğu ile başlamıştı.

Bülent bey ressamdı, ama biz ve çoğu arkadaşımız gibi bir endüstriye bağlı çalışan değil, yağlıboya ve pastel tablolar yapan, sergilere katılan bir ressamdı.

Bülent bey’in eserlerini eşim ve ben seviyorduk çünkü bizim dünyamızdan uzak değildi. Bizi sergi salonlarından kaçıran birçok “çağdaşlarından” farklı olarak görmekten zevk aldığımız, en başta ne gördüğümüzü anladığımız eserler üretiyordu, “resim” yapıyordu yani.

Yurt içi ve yurdışında eserlerini sergilemiş, ABD’de kendisini üyeliğe kabul eden Pastel Society of America tarafından imzalarına PSA harflerini ekleme yetkisi verilmiş. Ben de bu yazının başında ekledim.

Bülent ve Sedef Turan çifti son derece sıcak ve içten oldukları gibi görüş ve zevkler bakımından bize yakın insanlardı. Evlerini bize o kadar yakın bir zevkle döşemişlerdi ki bazen kendimizi kendi mekânımızda gibi hissediverirdik. Muhabbetlerinin verdiği rahatlığın da katkısı olmuştur muhakkak.

Bülent bey’in kaybıyla hayatımızın renklerinden biri daha gitti. Keşke daha sık görüşseydik diyeceğim; yaşadıkça da o kadar çok “keşke” birikiyor ki…!

 

Evlerinden bir köşe, duvarda Bülent beyin eserlerinden.

(Görüntü kendi kameramdan.)

A corner of their home, with some paintings by Mr. Turan along the wall.

(Image from my own camera)


   



Turan'larla dışarıda bir yemek: Sedef hanım, Lâle, Bülent bey, Ekim 2018.

(Görüntü kendi kameramdan.)

Dining out with the Turans: Mrs. Sedef Turan, Lâle, Mr. Bülent Turan, October 2018.

(Image from my own camera.)


 

ENGLISH:

We lost the painter Bülent Turan on April 19th, 2021. (No, not Covid- heart failure!)

Our friendship with the couple Bülent and Sedef Turan goes back to being neighbours in a summer resort.

Mr. Turan was an artist. Unlike us and many of our friends who have applied our art to an industry, Mr. Turan created his oil and pastel paintings with the aim to exhibit.

We appreciated the paintings of Mr. Turan because we found them to be closer to our understanding of Art. Unlike many of his contemporaries who drove us away from the galleries, he made paintings we enjoyed looking at, and a precondition for that was that we understood what we were looking at; he was creating “pictures” pure and simple.

He exhibited at home and abroad with distinction, becoming a member of the Pastel Society of America, from which he has obtained the right to add the letters “PSA” after his name- as I have done at the beginning of this article.

Bülent and Sedef Turan were a couple who projected warmth and sincerity, and their views and tastes largely coincided with ours. Their home was furnished in a taste so close to our own that we sometimes felt we were in our own domain. The relaxed tone of their conversation must have contributed to the effect.

 

With the departure of Mr. Bülent Turan we have irretrievably lost another color in our lives. I am moved to say “if only we had seen them more frequently”; the longer we live, the more life fills up with these “if only”’s!

10 Eylül 2019 Salı

RICHARD WILLIAMS

TÜRKÇE (For English please scroll down.)


Canlandırma dünyası başından beri bir yanda büyük prodüksyonlarda çalışan profesyoneller, diğer yanda kendi uslupları, konuları, hatta kum, ıslak boya gibi kendi malzemeleriyle kendi yönlerini çizen bağımsızlar olmak üzere ikiye bölünmüştür. İlk gruptakiler ustalaşmış elleri ve teknik bilgileri ile gururlanırken ikincisindekiler kendilerini daha yaratıcı varsayagelmişlerdir. Birbirlerine karşı duyguları küçümsemeden gıpta etmeye kadar uzanır.

Kendilerine hem bağımsızlar, hem profesyoneller dünyasında yer bulabilen animatörlerin sayısı son derece az; iki dünyada da ağırlığı olan tek bir isim aklıma geliyor: Richard Williams!


Richard Williams en parlak gününde zaferininin mutluluğunu arkadaşıyla paylaşıyor; elinde1989'da "Masum Sanık Roger Rabbit" (Who Framed Roger Rabbit) ile
kazandığı Akademi Ödülü ("Oscar").

Kanada doğumlu Richard Williams'ın canlandırma sahasına girişi değişik bir açıdan oldu. Gerçi daha 14 yaşındayken
Richard Williams daha 14 yaşında Disney
stüdyosunda konuk; yıl 1947.
Disney stüdyosunu ziyaret imtiyazı kazanacak kadar ilgi ve yetenek göstermişti. Sonradan ilgisi sönecek, yüzünü güzel sanatlara dönerek illüstrasyona ve yağlı boyaya yönelecek, dinlenmek için de caz çalacaktı. 50'li yıllarda Londra'ya taşınan Williams, tekrar canlandırmaya döndü, ama Disney tarzından olabildiğince uzak, daha ziyade UPA filmlerini anımsatan grafik bir yaklaşım geliştirdi. İlerleyen yıllarda Disney filmlerini bir anlamda yeniden keşfetti, saygıyı hakkettiklerini anladı, ama Disney kurallarını hiçbir zaman sorgusuz kabullenmedi.


Yıllar geçtikçe Richard Williams stüdyosu şaşırtıcı bir çeşitlilik gösteren usluplarda reklâm filmleri, uzun metrajlar için jenerikler ve anime sekanslar üretti ki bunlara iki Pembe Panter sinema filminin jenerikleri de dahildir. ("Pembe Panter'in Dönüşü"- The Return of the Pink Panther, 1975, ve "Pembe Panter'in İntikamı"- The Pink Panther Strikes Again, 1976. Pembe Panter karakteri ise DePathie- Freleng stüdyosu tarafından serinin ilki olan1963 yapımı Pembe Panter filmi için yaratılmıştı.) Charles Dickens'in "Bir Noel Şarkısı" hikâyesinini tutukça bir canlandırmayla uyarladı (A Christmas Carol, 1971); bu film ona 1972'de ilk Akademi Ödülü'nü ("Oscar") kazandırdı; filmde öykünün geçtiği dönemin gazete illüstrasyolarını andıran bir tarz kullanılmıştı ki bu da başarıya katkı sağlamıştır şüphesiz.

Richard Williams 60'lı yılların ortalarında sufizme ilgi duydu ve sufi filozof/yazar İdris Şah ile görüşmeye başladı. Zaten stüdyonun işletmecisi Ömer Ali Şah, İdris Şah'ın ağabeyiydi.

Hindistan doğumlu, Afgan asillerinin soyundan geldiğini söyleyen İdris Şah İngitere'de yerleşmişti. Richard Williams, İdris Şah'ın Nasrudin kitaplarını resimledi. Buradan bir film fikri çıktı.

Sonra İdris Şah ve ailesiyle Richard Williams'in araları bozuldu. Williams işletmeci Ömer Ali'nin stüdyodan para sızdırdığını iddia ederken İdris Nasrudin projesinin kârının %50sini istemiş, kızkardeşi ise yaptığı tercümelere dayanarak Nasrudin karakterinin telif hakkını talep etmiş. (Bkz.: "Pulling a Rabbit out of a Hat/ Richard Williams Animation- The-Thief-and the Cobbler" Yolları ayrılınca İdris Şah Williams'dan Nasrudin karakterini ve ismini kullanma hakkını esirgedi- oysa prodüksyon başlamış, ilerlemişti!

Şaşırtıcı şey şu: bu "Nasrudin" dedikleri bizim Nasreddin hocamızdan başka birisi değil; Türk lokumu, Türk kahvesi, Türk halısı kadar bizden sayarız. Herhangi birisinin Nasreddin Hoca için telif hakkı iddia etmesini aklımız almaz. Ama alın işte, Richard Williams kendini köşeye sıkışmış bulmuş, sıkıştığına inandırılmış.


Solda: Richard Williams'ın resimlediği İdris Şah'ın Nasrudin kitabı. Sağ üstte: Nasreddin Hoca'nın Akşehir'deki mezarı. Alt sağda: Türk televizyonunda çocuklar için Nasreddin Hoca dizisi. (Kendi stüdyolarımızdan Siyah Martı tarafından yapılmıştır.)

Richard Williams'ın bu telif hakkı iddialarına pabuç bırakması
1906-1930 yılları arasında yayınlanmış
Azeri mizah dergisi.
bizim için anlaşılır gibi değil. Biz Türkler sahipleniriz, mezarını anıt yaparız, ama Nasreddin Hoca öyküleri çok daha geniş bir coğrafyada tanınır ve dolayısıyla kamuya mâlolmuştur. 


Neticede Nasrudin karakterini ve ismini kullanmaya hakkı olmadığına ikna olan Richard Williams, hırsız karakterini tutabildi, ve film için o güne kadar yapılmış çalışmaların olabildiğince büyük bir kısmını kurtaracak şekilde farklı bir öykü anlatmaya karar verdi. Nasrudin oldu "Hırsız ve Kunduracı" (The Thief and the Cobbler).

Williams artık bir obsesyona dönüşen film üzerinde çeyrek
Bernd Göbel'in
Hodscha Nasreddin
çeşmesi heykeli,
Halle-Neustadt,
Almanya.
yüzyıl çalıştı. Stüdyonun diğer işlerinden edindiği kârları projesine akıttı, Art Babbitt, Grim Natwick ve Ken Harris gibi önemli isimleri emeklilikten alarak stüdyosuna getirtti, hem çalıştırdı, hem de çalışanlarını eğitmelerini sağladı. Film için üretilen ve çizerek yaratılan karmaşık ve şaşırtıcı kamera hareketleri, kendi projelerine animasyon yönetmeni arayan Steven Spielberg ve Robert Zemeckis'i ikna etti;
"Masum Sanık Roger Rabbit" (Who Framed Roger Rabbit), reel çekim ve çizgi canlandırmanın kusursuz uyumunu gerektirecekti ve bunun icabı olan teknik ve mekanik çözümlemeleri ancak bir Richard Williams kotarabilirdi. Williams bir anlamda başladığı noktaya dönmüştü, zira prodüksyon süresince stüdyosu Disney UK'ye dönüştürüldü. Roger Rabbit 1988'de gösterime girdi ve 1989'da Richard Williams'a animasyon yönetmeni olarak özel bir Akademi Ödülü ("Oscar") kazandırdı. Williams filmin üstün başarısına dayanarak eski Nasrudin, yeni "Hırsız ve Kunduracı"'yı bitirmek için yatırım almayı başardı. (Aslında filmin adı defalarca değişti, gitti geldi!) Warner Brothers ile yapılan mukavele filmin iki senede bitmesini öngörüyordu, efsane filmin nihayet seyirci karşısına çıkması garantilenmişti. Stüdyoya ben o tarihte katıldım (1990), şansıma inanamıyordum. Ve yeni evliydim. Aynı günlerde vatandaşım Şahin Ersöz de ekibe girdi. Herşeyin harika olması gerekiyordu.

Derken gördüm ki Richard Williams'ın en büyük düşmanı kendisiymiş. "Bağımsız animatör" ruhu baskın çıkıyor, topladığı yetenekli işgücüne rağmen adeta filmini paylaşmak istemiyor, neredeyse kıskanıyordu. Sahneler bir türlü geçmiyor, düzeltimlere takılıyor, ilaveler ve uzatmalar yapılıyor, hiç birşey olmasa tek kareye dönüştürmek için araresimler isteniyordu! Önceleri kaliteden ödün vermemek saydığımız bu müşkülpesent tutum, evladını özgür bırakamayan bir babanın aşırı sahiplenme içgüdüsüne benzemeye başlamıştı!

Ben Williams'ın yönetmenliğine olabildiğince uyarak kendi yaratıcı çözümlerimi getirmeye çalışıyordum, ve neyse ki bunlar kabul görüyordu. Williams'ın yaklaşımı Şahin'e ters geldi ve bunu bir "meydan okuma" saydı: Williams'dan daha Williams olacak, onun tarzında, ona bile parmak ısırtacak bir sahne yapacaktı. Verilen bir sahnede vezir Zig-Zag, tekgözlerin şefinin çadırına girecekti ve storyboard'da bu çok basit ifade edilmişti. Şahin, uzun, karmaşık, tamamen el çizimi bir kamera hareketi içeren bir yorum yaptı ve bitirene kadar Williams'ın gözünden kaçırmayı başardı. Tekgözlerin şefinin gözbebeğindeki akisten ağır ağır uzaklaşarak kalabalık çadırı katettiğimiz bu sahne, bugün filmin tanınmış sahnelerindendir.

Şahin'in uzun bir kamera hareketi içeren 26 saniyenin biraz üzerineki mega sahnesi!
Sahne Zig-Zag'ın gözlerine yakın çekimle başlıyor görünse de aslında baş kısmında herşey tekgözlerin şefinin gözbebeğinden aksetmektedir.
Geri dönüp bakınca Richard Williams'ı ekibini mutlak zafere götüren bir liderden ziyade çalışkanlığı ve kendini adamasıyla ilham veren bir işkolik olarak görüyorum. Varsın kusursuz ama yarım kalmış olsun, yeter ki bitmiş ama kusurlu olmasın! Klasik canlandırmanın kurallarını araştırır, öğretir, ama sık sık da eleştirip dışlarına çıkardı. Bir yandan özgür ifadenin savucusuydu, bir yandan da despotluğa varan bir yönetmenliği vardı, çalışanlarından bütün zamanlarını vermelerini ister, kendi şartlarına, kendi vizyonuna tam uyum ve sadakat beklerdi. "Hırsız" evliliğimin ilk yılına koyu bir gölge düşürdü, ama oradan çokyönlü, özgüvenli bir animatör olarak ayrıldım. (Bkz.: "Hırsız ve Kunduracı", 18 Eylül 2012, and "Sürünen Haberci", 21 Aralık 2012.)

Mukavele süresi dolunca film Richard Williams'dan alındı ve
Richard Williams'ın kitabı
tarif edilmez kötü bir şekilde bitirildi! Ben Arabian Knight adıyla bir versyon gördüm (Arap Şövalye ve Binbir Gece Masalı fikirlerini karıştıran bir kelime oyunu.), o kadar tatsız tuzsuzdu ki unutun gitsin! Williams sonradan seminerler verdi, bir de kitap yazdı (Animator's Survival Kit, "Animatörün Hayatta Kalma Takımı")
ve arkasından yeni bir imkânsız projeye atıldı: Lysistrata. Bunun sadece girişini tamamlayabildi.

Richard Williams 16 Ağustos 2019'da aramızdan ayrıldı.

Bitmemiş!


ENGLISH

In the world of animation, there has been a long standing division between professionals working for big productions and independents, "auteurs" pursuing their own styles and themes, even coming up with their own media like sand or wet paint! The former take pride in their polished skills whereas the latter see themselves as more creative, each group eyeing the other with feelings that range from disdain to envy.

There are very few who have been able to function both as an "auteur" and an animator for large budget productions, and I can think of only one name that has straddled both worlds completely: Richard Williams.

Richard Williams sharing his finest moment with his friend, sporting the Academy Award
("Oscar") he won for Who Framed Roger Rabbit in 1989.

Canada-born Richard Williams came into animation rather obliquely, even though his early interest in and talent for animation
14 year old Williams as guest at the
Disney Studio, 1947.
had earned him a visit to the Disney studio at the age of 14. He later lost interest, his focus turning to "high art". He painted and illustrated, and played jazz. Moving to London in the 50's, he embarked on a carreer in animation developing a distinctly  graphic-oriented style that was as far removed from the Disney look and feel as could be expected, more in line with the UPA approach. In later years he developed a renewed appreciation for the achievements of the Disney studio and he started going for fuller animation, albeit without ever accepting Disney's rules at face value.

Over the years Richard Williams Animation produced a wealth of animated commercials in an extraordinarily wide variety of styles. The studio also contributed titles and animated inserts for feature films, including two of the Pink Panther series. (The Return of the Pink Panther, 1975, and The Pink Panther Strikes Again, 1976. The character itself  was originally created by De Pathie-Freleng for the 1963 film, simply titled The Pink Panther.) A rather stiffly animated version of Charles Dickens' A Christmas Carol (1971) earned Williams his first Academy Award in 1972, thanks no doubt to the originality of its style which was reminiscent of period newspaper illustrations.

In the mid 60's Richard Williams became interested in Sufism and came in contact with Sufi philosopher/ author Idries Shah through his brother, Omar Ali, who was the first business manager of the studio. 

Born in India and claiming descent from Afghan nobles, Idries grew up and lived in the UK. Williams provided illustration for his Nasrudin books, which evolved into a film idea. 

Then came a falling out with Omar Ali, Idries and even Idries' sister. Williams claimed Omar Ali was stealing from the studio, Idries demanded %50 of the profits while his sister claimed ownership of the Nasrudin character- apparently because of some translation she had made. (See: "Pulling a Rabbit out of a Hat/ Richard Williams Animation- The-Thief-and the Cobbler") When their ways parted, Idries Shah denied Williams the right to use the Nasrudin character- even the name- and this, well into production!

The amazing thing is: we in Turkey consider Nasrudin- or Nasreddin as we spell it- to be our own, as indigenous as Turkish Delight, Turkish coffee, and Turkish carpets. The idea that anybody could claim copyright seems absurd. But there you are, and there was Richard Williams, believing himself cornered!

Left: Idries Shah's Nasrudin, as illustrated by Richard Williams, top right, Nasreddin's tomb in Akşehir, Turkey, bottom right: Nasreddin TV series for children on Turkish TV. (By a local studio, Siyah Martı Animation.)
It seems mystifying to me that Richard Williams would be
Satirical periodical from Azerbaijan,
published 1906-1930.
unable to challenge Idries Shah's claim to the Nasrudin stories- we Turks may claim him as our own, with tomb and all, but the stories are known in a very wide geography and as such lie clearly in the pubic domain. Still, Williams was persuaded that he could not legally use Nasrudin- but he managed to keep hold of another character: the thief. So he decided to tell a different story, saving what he could of the work that was already done. Nasrudin became The Thief and the Cobbler.


Sculpture surmounting
the Hodscha Nasreddin
fountain, by Bernd Göbel
in Halle-Neustadt,
Germany.
,

Williams worked obsessively on the film for a quarter of a century, investing profits from his studio's other work, pulling great names like Art Babbitt, Grim Natwick and Ken Harris out of retirement to work with him as well as train his staff. The wild, highly involved animated camera moves of the finished sections persuaded Spielberg and Zemeckis that he could handle the complicated mechanics in bringing animation and live action together in their own new project, Who Framed Roger Rabbit. Coming full circle, Williams found himself working for Disney- his studio morphed into "Disney UK" for the duration of the production. The film was released in 1988, bringing Williams an Academy Award for special achievement as the animation director. He used the resounding success of the film to bring in investment for The Thief and the Cobbler, the erstwhile Nasruddin. (One of many name changes in fact!) A two year contract with Warner Brothers seemed to guarantee the completion of this legendary film, and that's when I was hired (1990), freshly wed, amazed at my luck. My compatriot and friend Şahin Ersöz was hired at the same time. It should have been great.

Then we saw Richard Williams was his own worst enemy. Ever the "auteur", he seemed unwilling to share the work, even with all the talent he had brought together- he was almost jealous. Scenes would just not pass, kept getting stuck with revisions, improvements, extensions, and when all was done, the addition of inbetweens to make them on 1's! What we thought was perfectionism turned out to be more like paternalism, a reluctance to let go of one's baby.

I followed Richard Williams' instructions as faithfully as I could, adding my own creative solutions, which I'm glad to say he liked. Şahin was put off, took it as a challenge, and deciding to out-Williams Williams, embarked on an intricate, involved interpretation of the scene of Zig-Zag's entry into the chief one-eye's tent that could not fail to impress him. Şahin went far beyond the storyboard, and avoidied showing anything until he was done. Today that scene- the long truck-out from the reflection in the chief one-eye's pupil- is one of the film's classics.

Şahin's mega scene, a long all hand animated pull out, just over 26 seconds long!
Though it seems to start with a close-up on Zig-Zag's eyes, it all turns out to be a reflection in the chief one-eye's single pupil.
In retrospect, I see Richard Williams as a workaholic who inspired with his tireless dedication rather than a leader who led his crew unfailingly to victory. Better perfect yet incomplete than complete but with faults. He studied the rules of classical animation, learned and taught, but just as often criticized and ignored them. He was a champion of free expression, but also a domineering director who demanded extra hours and total dedication to his own vision, on his own terms. The Thief cast a heavy shadow over my first year of married life, but I emerged a much more versatile, confident animator. (See also: "The Thief and the Cobbler", 18 September-Eylül 2012, and "The Crawling Messenger", 21 December- Aralık 2012.)


Richard Williams' book.
When the contract ran out, The Thief was taken from Williams and completed in an abominable fashion by the producers. I saw one version called Arabian Knight- the less said about it the better. Williams went on to give seminars, wrote a book (The Animator's Survival Kit) and embarked upon another impossible project- Lysistrata, of which only the prologue is finished.

Richard Williams passed away on August 16th, 2019.

Incomplete!  

9 Aralık 2018 Pazar

NECMİYE ARKUN


TÜRKÇE: (For English, please scroll down.)

Washington DC.1960 civarı: Küçük kovboy ben,
anneannem. Necmi teyzem, annem ve ablam.
“Kovboy kılığına girip beni ağaca bağlardın”; yarım yüzyıldan fazla zaman önce Washington’daki günlerimizden kalan bu anı sanki Necmi teyzemin benimle ilgili en değerli anısıydı! Teyzem o kadar girgin, sosyal yönü o kadar gelişmiş, çevresi o kadar geniş birisiydi ki benimle ilgili bu kadar eski bir anıyı unutmamış olmasından gururlanmalıyım.

Necmiye Arkun tükenmez bir özveriyle matematik ve Fransızca öğretmiş, öğrencileri arasında efsaneleşmiş süper öğretmen (tek bir ders bile kaçırmadığı söylenir), 100 yıl 7
Teyzem 40'lı yaşlarının başında.
ay
ve 21 günlük uzun ve verimli bir hayat sonunda kanser ve yarattığı komplikasyonlara yenik düştü. Vaktini, enerjisini ve parasını cömertçe harcayan,  bütçesi devamlı açık veren biriydi. Evliliğinden çocuk sahibi olmamış, biriken sevgisini başkalarına dökmüştü- ama bu sevginin aslan payını Erol aldı. Kan bağları yoktu, yolları bir şekilde kesilmişti. Erol’un kızkardeşi de teyzemden sevgi ve ilgi gördü ama Erol’un yeri bambaşka oldu- olağan gerçek ana-çocuk sevgisinin ötesine geçen bir bağ. Ve Erol da bu sevgiye lâyik olduğunu kanıtladı- son dakikalarında teyzemin yanında olmak için Boston’dan uçup geldi. Ve son dakikalar gelmiş gibi gözüktüğünde orada ellerini tutuyordu. Ambulans gelip yoğun bakıma götürürken Erol da yanında gitti. 

Teyzem hiç istemediği şekilde türlü aletlere bağlanarak yoğun bakımda iki hafta daha dayandı ve nihayet 15 Aralık 2018’de aramızdan ayrıldı.


Seveni sayanı çoktu, öğrencileri onu hiçbir zaman unutmamıştı. 99uncu ve 100üncü doğum günü kutlamaları kalabalık ve gösterişliydi. Son aylarında destek olmak için akrabalar biraraya geldi, ama en devamlı ve özverili destek, akrabalığı uzakça bir hısımlıktan fazla olmayan Perihan’dan geldi. Zorla gönderilmedikçe teyzemin yanından ayrılmadı!


Öğretmen Necmiye Hanım'ın 100üncü doğum günü kutlaması, yanında oturan kızkardeşi, yani benim annem. Tam arkalarında ayakta sadık Perihan hanım.
Necmi teyzemde sanat aşkı vardı, özellikle klasik müzik ve edebiyat. Fransızcaya hayrandı- bu konuda ona takılırdım, çünkü Fransız gramerini ve ortografisini saçmasapan bulurum. Ama onun bu dile olan sevgisini anlıyordum; o dil, en mutlu günlerinin anılarını canlandırıyordu. (Benim için Almanca’nın olduğu gibi- yine gramatik bir felaket, ama en güzel günlerimin çağrışımlarıyla dolu.) Son günlerine kadar Fransızca okudu- Victor Hugo’dan Paris Match’a kadar. Teyzem (ve annem) Büyükada’da Saint Antoine’da okumuştu, öğretmenleri rahibelerdi. Orada adının “Nejminette” olarak küçültüldüğünü tatlı bir anı olarak aktarırdı- ciddi rahibelere oynadıkları oyunları da! Daima Müslüman olduğunu söylerdi,  Atatürkçü bir Türk olmakla iftihar ederdi, ama karakteri ve zevkleri üzerinde Hristiyan Batı’nın etkisi inkâr edilemez. Bir tüccar olan dedem aileyi batı müziğiyle tanıştırmış- gramofon plaklarından piyano derslerine varıncaya kadar, ve müzik yaşlılıkla gelen moral çöküntüsünde ona destek oldu. Huzurevindeki odasında gece geç saatlere kadar kültürel müzik kanalı Mezzo’yu seyrederdi. Hayatta en büyük aşkı, Erol’dan hemen sonra, Çinli konser piyanisti Lang Lang’dı.

Teyzem hastanede, Lang Lang'dan Chopin'in Grande Polonaise'ini dinliyor. Gece gündüz refakat eden Perihan pencereden dışarıyı seyrediyor. Tarih 20 Ekim 2018, 26 gün sonra herşey bitecek.
Bu dünyadan Beethoven in Koral Fantazisi’ni dinleyerek ayrılmak isterdi. (Piyano, orkestra ve koro için konçerto.) Denedik. Daha önceki bir hastane sürecinde bigisayarımdan bu konçertonun bir klibini seyrettirdim. Herşey bitiyor gibi gözüktüğü o günde Erol cep telefonundan çalmış. Sonra yoğun bakımda cep telefonumun kulaklığını sol kulağına yaklaştırarak dinletmeye çalıştım ama şuursuz gibiydi ve daha koro bölümüne gelmeden hemşireler ziyaretçileri çıkarttı. Sonra defalarca düşürdüğüm telefonumu bir kere daha düşürerek işini bitirdim. Telefonumu yenileyene kadar da artık herşey bitmişti. 

Konçertonun teyzemin zihninde sonuna kadar çalmaya devam ettiğini hayâl etmek istiyorum, bu çok mu fazla? Ve belki teyzemin hâyal gücü piyanoya Lang Lang’ı oturtmuştur.

Hastanede beklerken rahatlamak için çizdiğim melek resimleri.
Angel figures I drew for comfort in the hospital.


Teyzemi kaybettiğimiz günden.
From the day we lost my aunt.


Eylül başlarında çok rahatsız edici bir rüya gördüm- bir sabır sınavı için kendini Meryem Ana şeklinde bir kafese kapattıran bir rahibe. Beni o kadar etkiledii ki resmini çizmeye karar verdim. Önümdeki sıkıntılı süreci temsil ettiğini düşündüm.
Ama sonra teyzemin yatağa bağlı haline benzediğini farkettim.
Öyle ya,rahibeler tarafından eğitilmemiş miydi? 

Around the beginning of September I saw a very disturbing dream- a nun having herself locked into a cage formed to resemble the Virgin Mary for a test of patience.
It left such a strong impression on me that I decided to draw it. At first I thought it represented the difficult period I had to face. Later I noticed how much the image
resembled my aunt pinned to her bed. After all, she'd been taught by nuns, hadn't she?



ENGLISH:

Washington DC circa 1960: the little cowboy, my grand-
mother, aunt Necmi, my mother and my sister.
“You used to dress up as a cowboy and tie me to a tree”; this seemed to be the most cherished memory of my aunt Necmi regarding me, a memory from our time in Washington, over half a century ago! Indeed, my aunt is such a sociable, gregarous person with such a vast circle of friends and relations that I should be honored she has kept such memories of me from so far back.

Necmiye Arkun, teacher extraordinaire, who has taught mathematics and french with unerring dedication (they say she never missed a class), a legend among students, passed
My aunt in her early 40's.
away after a bout with cancer at the ripe old age of 100 years, 7 months and 21 days! She was generous with her time, her efforts, and her money, unable to make ends meet. Her marriage had brought no children, though she lavished love and attention on many- but none more than a certain Erol. Erol was no blood relation, their paths had simply crossed at one point. Erol’s sister also benefited from her love and attention, but with Erol, there was something special- a bond that surpassed many a mother and child- and fittingly, Erol travelled all the way from Boston to be at her side in her last moments. He was there, holding her hand during what seemed to be her last throes, and accompanying her on the ambulance when she was taken to intensive care. 


She held on for a further two weeks, attached to all sorts of devices- a fate she dreaded- finally succumbing on November 15th 2018.

Her following was great, her students never forgot her, her 99th and 100th birthday bashes were grand occasions. The family rallied together to support her through the difficult last months, but none showed greater dedication than the almost sainted Perihan, though barely related, who was with her almost uninterruptedly- leaving her side only when forced out.

Necmiye the teacher celebrating her 100th. Seated right next to her is her sister, that is to say, mother. Standing right behind them is the dedicated Perihan.
Aunt Necmi was enamoured of art, especially classical music, literature, and the French language- something I teased her about because I find French grammar and ortography nonsensical. But I could see what it meant to her- a storehouse of her most cherished recollections. (Like German for me- also a grammatical catastrophe, but carries with it memories of my happiest times!) To the end she read French literature from Victor Hugo to Paris Match. My aunt- as well as my mother- attended St. Antoine elementary school of Istanbul’s Büyükada where they were taught by nuns. She fondly remember the nickname she acquired in those times- “Nejminette”- as well as the pranks she pulled in the regime of those straigt-laced nuns. Though always professing to be Muslim as well as a Turkish patriot and a Kemalist, her character and tastes were marked by the culture of the Christian West. My grandfather, a merchant, had introduced music into the family- from gramophone records to piano lessons, and music became her prime support and a remedy to her flagging morale in old age. She watched the artsy music channel Mezzo late into the night in her room at the retirement home. Her greatest love of her life, coming just after Erol, was the Chinese concert pianist Lang Lang! 

My aunt in hospital enjoying Lang Lang playing Chopin's Grand Polonaise. The dedicated Perihan, by her side day and night, is gazing out of the window.
Her wish was to exit this world listening to Beethoven’s Choral Fantasy (concerto for piano, orchestra and chorus) . We tried- I played a videoclip of it from my computer during an earlier phase in a hospital. Erol turned it on that day when it seemed all would end. Later, in intensive care, I tried holding my earphone to her left ear while playing it from my cell phone, but she seemed unconscious and the nurses ushered visitors out before it got to the chorus. After that I dropped my phone once too often and killed it, so I couldn’t continue the concert. By the time I had my phone replaced she was gone. 

Is it too much to hope the rest might have played to the end in her mind? With her imagination placing Lang Lang at the keyboard?