10 Temmuz 2014 Perşembe

BALYOZ- SLEDGEHAMMER

"Taraf" gazetesinin 20 Ocak 2010 sayısının "FATİH CAMİİNİ BOMBALANACAKTI" sürmanşetiyle başlayan "Balyoz Darbe Planı" iddiaları yüzlerce subayımızın düzmece deliller, yalancı tanıklar ve sözde mahkemeler aracılığıyla hapsedilmesine sebep olmuştu. Bu saçma iddiaların hiçbirine inanmamış, asıl hedefin Atatürk'ün kurduğu lâik Türkiye Cumhuriyeti ve onu korumakla görevli Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu görmüştüm. Yalancının mumu yatsıya kadar yandı ve 20 Eylül 2012'de uzun hükümler giymiş olan Balyoz mahkumları geçtiğimiz 19 Haziran 2014'ten başlayarak tahliye oldular- tıpkı 7 Mart 2014'te tahliye olan Ergenekon iftirasının kurbanları gibi! Tükürdüğünü bigüzel yalamak durumuna düşen başbakan Erdoğan ve AKP hükümeti suçu pişkince eski ortağı yeni rakibi Fethullah Gülen "Cemaati"'nin üzerine yükleyerek bigüzel sıyrıldı, ve yapılanların pekâla da suçortağı olan başbakanımız bugün cumhurbaşkanlığına koşuyor! Aşağıdaki canlandırma çalışmasını 12 Eylül 2010 anayasa referandumu öncesinde yapmıştım. "Askeri darbe" söylemini dillere dolayarak "sivil darbe" gerçekleştiren hükümetin sırf kendi elini kuvvetlendirmek uğruna yaptığı anayasa değişikliklerine karşı çıkarken o sıralarda daha taze olan "balyoz" iftirasına da gönderme yapıyorum. Bunu canlandırmayı gerçekleştirdikten sonra elektronik posta yolulyla arkadaş ve tanışlarla paylaşmıştım.

BALYOZ-SLEDGEHAMMER from tahsinozgur on Vimeo.

The "Sledgehammer Coup Plot" allegation first hit the public in the face on January 20th, 2010, with the bombastic headline of a newsrag named "Taraf". The headline went "They were going to bomb the Fatih mosque". According to the newspaper, the Turkish Armed Forces had been plotting a secret operation, codename "Sledgehammer" ("Balyoz") with the aim of creating a climate of anarchy as an excuse for staging a coup. "Taraf" claimed the Armed Forces were willing to bomb our own mosque and shoot one of our own planes to reach this end. What followed was a widespread roundup of officers, recalling the similarly unfounded "Ergenekon Terror Organization" witchhunts that had preceded it. It was clear and obvious to many, including myself, that the true target was the secular Turkish Republic, as founded by Ataturk, and the Armed Forces that were sworn to defend it. The lie could be mantained only so long. The "Sledgehammer" inmates were released starting June 19th, 2014, less than two years after being condemned to long sentences, including life, on September 20th, 2012. Similarly, the "Ergenekon" inmates had been released en masse this past March 7th. One would think the AKP government would suffer a severe loss of credibility after the collapse of allegations it so strongly backed, but amazingly, prime minister Erdoğan managed to shift the entire bame on erstwhile partner in crime Fethullah Gülen, the "Imam of Pennsylvania", and his "Community". Now the whitewashed prime minister is running for presidency. I made the animation above prior to the constitutional referendum of September 12th, 2010. At the time the AKP government was soliciting extensive constitutional amendments in order to strengthen its own hand in transforming the secular Turkish Republic into an Islamist theocracy, exploiting the specter of a military coup in order to execute a civilian one. I freely used the "sledgehammer" image, so topical at the time. I then sent this animaton to friends and acquaintances by e-mail. The first caption says "Now it's in the hands of the electorate", the second one says "a civilian response to a civilian coup" followed by "no", the third says "to the ballot box for the response". The larger part of the electorate chose to support the AKP's amendments nevertheless.

24 Mayıs 2014 Cumartesi

NE ZAMAN OLSA ÇOK ERKEN- IT'S ALWAYS TOO SOON

TÜRKÇE Yaşlı adam canlandırma çalışmamı paylaştığım 28 Mart tarihli son blog'umda yine yaşlı bir adam olan babamdan bahsetmiştim. Ondan sadece iki hafta sonra 11 Nisan gecesi ambulansla acile kaldırdık, bir daha evine dönemedi. Refakatçilerin kalmasını isteyen, ama refakatçiler için ne sandaye, ne tabure bulunduran İstanbul GATA'nın acil servisinde o gece yanındaydım. İki tane ikişer basamaklı küçük, taşınabilir merdiven vardı, onlardan birini kaptım ve herdaim yanımda, çantamda olan eskiz defterimi karalayarak oyalanmaya çalıştım. Babama serum veriyorlardı ve uyuyup uyuyup uyanıyordu. Doktorlar, hemşireler, hastabakıcılar gelip çizdiklerime baktılar, defteri karıştırdılar. Bir ara uyanan babam bana "neye bakıyorlar?" diye sordu. "Oğlunun resimlerine bakıyorlar baba" diye cevap verdim, o saatten sonra hâla etkileyip takdirini kazanmak ümidiyle. Ben dürtmedikçe kendisi hiç bakmazdı eskiz defterlerime, hep yanında çizdiğim hâlde! Sabah bana sordu: "senin oğlun mu var?" "Yok baba" dedim şaşırarak, "Neden sordun?" "'Oğlumun resimlerine bakıyorlar' dedin ya!" Ona vermeyi beceremediğim şey için halâ bir ümit besliyormuş. "Baba", dedim, "onlar senin oğlunun resimlerine bakıyorlardı" dedim, defteri göstererek. O sabah, 12 Nisan, hastaneye alındı ve özel odaya kaldırıldı. 94 yaşını süren babamın refakatçısı 91 yaşındaki annem oldu ve bu konuda israrlıydı. Gençler aşkı düşünürken mehtapta elele dolaşmayı düşledikleri ya da Kapri'de tatili düşledikleri kadar ileri yaşta bir hastane odasında eşinin terini silmeyi, kaşıkla yemeğini yedirmeyi, başkasına bırakıp gidememeyi de gözönüne getirmeli! Aşkın israrlı gücünü ben orada gördüm. Babam 16 Nisan'da yoğun bakıma alınınca hastaneden ayrılarak evine dönmek anneme çok zor geldi. Ben babamı her gün ziyaret ettim, ama o ziyaretler 14:00-16:00 arasında birkaç dakika cam arkasından bakmaktan ibaretti. Onda da bazen uyuyordu, bazen ayıktı. 23 Nisan'da beni gördü, el salladım, karşılık verdi- ama kime el salladığını ancak görevli söyleyince anladı, ve yüzüne bir hayret ifadesi geldi. (Beklemiyor muydun baba? Yoksa sadece sevinç miydi?). O gün durumu iyiye gidiyor gibi gözüktüğü için ümitlendim ama o el sallama, o son göz teması bir 23 Nisan hediyesinden ibaretmiş- çocuk bayramında, babadan çocuğuna. Bir daha uyanık görmedim. 1 Mayıs'ta, pırıl pırıl bir bahar gününün sabahında, masmavi gökyüzüyle uçuşa çok uygun bir günde pilot babam uçtu gitti. (Bkz: Tashlik, Eski Askerler.)
Babam emekli Hava Pilot Orgeneral ve emekli büyükelçi Nahit Özgür ve eşi, annem Fahrünnisa Özgür. My father, retired Air Force Pilot Full-General and Ambassador Nahit Özgür and his wife, my mother Fahrünnisa Özgür.
Babam Türk Hava Kuvvetleri'ne yeni katılacak T-38'leri tanımak için Amerika'ya gitmişti. İki kişilik uçakta pilotajı kendisi yapmamış olmakla birlikte bana ithaf ettiği bu fotoğrafı çok severim. Maxwell Hava Üssü, Alabama.....My father was among those sent to the US to witness a demonstration of the T-38 Talon jets that the Turkish Air Force was to acquire. My father did not actually pilot the two-seater during this flight, but I have a special affinity for this photo which he dedicated to me. "To my dear son Tasko" says the inscription, using my father's diminutive for me. Maxwell Air Force Base, Alabama.
Babamın tören giysisiyle(beyaz gömlek ve eldiven, kılıç) bu gülümseyen resmi en sevdiklerimden biri. Apoletlerine göre korgeneral, yani Ağustos 1971'den önce. This smiling picture of my father in ceremonial finery (white shirt and gloves plus sword) is one of my favorites, and he wears the three stars of a lieutenant general which places the date before August 1971.

Bitmemiş-Unfinished from tahsinozgur on Vimeo.

Babam askerdi ve asker traşı severdi, ben ise saçımı uzatmak isterdim. Berber muhabbeti eksik olmuyordu evde! Canlandırma öğrencisi olunca da bitirme projemin konusu baba oğul arasındaki bu saç uzatma/saç kestirme düellosu oldu. Filmi hiç tamamlayamadım, gerçek hayatta ise o çekişme saçımın dökülmesiyle sona erdi. İlk iki sahne 1982'de okulda yaptıklarımdandır, son ikisini ise sonradan, ama 1987'den önce, filmi tamamlamak ümidiyle yaptım.Şimdi bunlara bakmak zor geliyor!....My father was a soldier and appreciated a short military haircut, and I wanted to grow my hair. The topic of barbers and haircuts was always in the air in our home! When I went to animation school, I chose the theme of a father-son conflict over hair length for my final year project. I never completed the film. In real life the conflict died out when I lost my hair and turned bald. The first two scenes are from 1982, my last year at school, the last two are scenes I made later, in an attempt to complete the film, but all before 1987. It's hard to look at these scenes right now!
GATA'nın acil servisinde geçirdiğim gece babamın bu resmini çizdim. Çok bitkindi. Çok üşüdüğü için başına bir başlık takardı hep. Babamın vefatından sonra annem onu yıkayıp evde, artık yatmayacağı yatağında, babamın yastığının altına koydu.... Sketch of my father in the mergency ward. He was very weak. Because he was always so chilly, he wore a cap to keep his head warm. After he passed away, my mother cleaned it and put it under his pillow, there to stay in his untouched bed.
Annem ve babam Kapri'de. Yıl 1953, daha çok gençler. Babam bir NATO göreviyle Napoli'ye tayin olmuştu.....My mother and father, still young, in Capri, 1953. My father was then appointed to a NATO position in Italy.
Asıl aşk resmi işte budur- hayatın öbür ucunda hastane odasında, babam bitkin yatıyor, annem dinlenmeye çalışıyor. Bunu sindiremeyen "seviyorum" demesin.....This is the truest image of love: at the close of a lonng life together, my father lies weak and frail, my mother tries to snatch a few minutes' rest. If you can't take this, stay away from this difficult and powerful business called love.
2 Mayıs 2014, Selimiye, İstanbul. TSK babamı onurlandıran, bizim göğsümüzü kabartan bir tören hazırladı.....May 2nd, 2014th, Selimiye, Istanbul. The Turkish Armed Forces gave my father a dignified funeral with full military honors, as he deserved.
Definden sonra annem babamın tabutunu örten bayrağı alıyor.....My mother receiving the flag that was draped over my father's coffin after burial.
Eskiz defterimden resim, cenaze töreninin arkasından.....A drawing from my sketchbook, drawn after the funeral.......................... ENGLISH: When I shared my "old man" animation in my last blog entry dated March 28th, I mentioned my father, himself an elderly man, whose movements I had observed when making the animation. Just two weeks later, on the night of April 11th, we had to call an ambulance to get him to hospital. I spent the night beside my father in the emergency ward of GATA, the military hospital in Istanbul. The hospital requires that a companion stay with the patient to care for immediate needs, but provides no seats in the emergency ward. There is a pair of small portable ladders, two steps each, as an aid for climbing onto the beds, and I nabbed one to sit on as an ersatz stool. I have a bag of necessities with me at all times, with a sketchbook in it, and I set about drawing my way through the difficult night. My father was receiving a serum through the arm, and drifting in and out of slumber. As I drew, the nurses, doctors, and the companions of the other invalids came and went, looking at what I was drawing and leafing through the sketchbook. In a lucid moment my father asked what they were looking at. I said: "they are looking at your son's pictures", still trying to impress him. The good man never used to ask to look at my drawings himself though I would be drawing as we chatted and I would occasionally force them on him. Come morning he called to ask me: "Do you have a son?" "No!" I said, "what makes you think that?" "You said people were looking at your son's pictures" he said. That gave me a jolt; "they were looking at the pictures of your son!" I replied, and showed him the sketchbook. He was hard of hearing, but this confusion of pronouns is easier to understand in Turkish than in English, and the word for drawing and picture is the same. But my wife and I have never been blessed with children, and it hurt me to see that, even at this extreme stage, my father had his hopes. That morning, April 12th, my father was admitted into the hospital and taken to a private room. My mother stayed with him as companion, a 91 year old woman to care for a 94 year old man, but she would not have it any other way. Young people associating love with holding hands in the moonlight or holidays in Capri would do well to add the vision of vigils in hospital rooms at an advanced age, wiping sweat and feeding soup, refusing to pass this duty on to another. There I saw the persistent power of love. My father was taken to intensive care on the 16th, and my mother had nothing to do but go home- something she did with the greatest reluctance. From that day on, I went to the hospital every day, but was only allowed to look through a glass pane for a few minutes between 2:00 and 4:00 pm. And more often than not, my father was asleep. On April 23rd, the day declared by Ataturk as "Children's Holiday", he was awake. I waved at him, he waved back. Though we established eye contact, he probably could not make out who I was- his eyesight had been weak for some time. When an attendant told him I was his son, he registered surprise. (Didn't you expect me daddy? Or is it because this made you happy?) He seemed to be recovering so I grew hopeful, but I never saw him awake again. That wave, that last eye contact was a "Children's Holiday" gift from father to son. On May 1st, in the morning of a bright spring day, in perfect flight conditions with clear blue skies and calm weather, my father, the pilot, flew away. (See also: Tashlik, "Old Soldiers Never Die".)

28 Nisan 2014 Pazartesi

YAŞLI ADAM- OLD MAN

TÜRKÇE: Geçtiğimiz Ocak ayının sonuna doğruydu (2014), bir arkadaş telefon etti ve bağımsız bir canlandırma film çalışmasına katkı yapmaya davet etti. Birkaç senedir emekliyim, birisinin benden canlandırma yapmamı istemesine o kadar sevindim ki pek kurcalamadan kabul ettim. Bana düşen planın ne kadar uzun ve ağır tempolu olduğunu görünce de geri basmayı yediremedim doğrusu! 3 Şubat'ta çalışmaya başladım. Yaşlı adamın hareketleri için 94'üncü yaşını sürmekte olan babamı gözlemledim. Aslında babamın daha akamburu var, nihayet eski asker, ama buna karşılık hareketleri çok daha yavaş. Mizah unsuru kullanamayacağım bu uzun ve yavaş planın önemli bir deneyim olacağını biliyordum, ama bir de yaşlılığı içselleştirmem gerekiyordu ve bu psikolojik olarak daha da zor oldu. Zaten kahramanın filmin sonunda ecele teslim olacağındann da haberdardım. Yaşlı ve zayıf olana empati duymak zorunda bıraktı beni, burnumu bigüzel sürttü. Zaten ben de altmışıma yaklaştım bile! Çalışmayı 3 Nisan'da bitirdim. Babamı 11 Nisan gecesi apar topar hastaneye kaldırdık. Bu satırları yazdığım sırada yoğun bakımda, suni solunum cihazına bağlı. Televizyoda sevdiğim birdizi var, BBC'de çıkıyor, "Lark Rise to Candleford" (bir köyün ve bir kasabanın isimleri; Flora Thompson isimli bir yazarın otobiygrafik romanından), sık sık çok güzel deyişler oluyor bu dizide. Bir tanesi şöyleydi: "Sevgi, kendini kaybetme tehlikesine açmak demektir. Kendimizle yaptığımız anlaşma budur. Çünkü buna değer.

DEDE-GRANPA from tahsinozgur on Vimeo.

ENGLISH: It was the end of January this year (2014), a friend called to ask if I would be willing to contribute to an independent animated film effort. Being retired for several years now, I was very happy to hear someone ask me to animate something so I aaccepted without inquiring much. It turned out to be an extended scene in a film about a lonely old man- he dies at the end of the film. When I read the synopsis of my one scene, I was too proud to backtrack, so I just dived in, starting the animation on February 3rd. For the movements and gestures, I observed my own father, 93 gong on 94. In truth, being an old soldier, my father is not so badly hunched, but his movements are much slower. An extended slow-paced animation performance with no recourse to humor was a challenge as well as a humbling experience, forcing me to empathize with the aged and frail. I completed the animation on April 3rd. On the night of April 11th, we had to rush my father to hospital. At the time of writing this, he is in intensive care, where the doctors are administering artificial respiration. There is a very fine drama series on BBC called "Lark Rise to Candleford" (based on an autobiographical novel by Flora Thompson) full of very wise and useful observations that one can use as maxims. Here is one: "To love is to lay yourself open to loss. That is the bargain we make with ourselves. Because it is worth it!"
15 Ekim 2013'te bir aile toplantısında babam emekli Hv. Org. Nahit Özgür- my father ret. Air Force Gen. Nahit Özgür at a family gathering, Oct. 15th 2013.

21 Nisan 2014 Pazartesi

DEMO KASETİME GİRİŞ- DEMO INTRO

TÜRKÇE: Benim ismim Türk olmayan kulaklara yabancı, dillere de telaffuz edilmez geliyor. Bunun da sınır ötesinde iş bulmamı zorlaştırdığını düşündüğümden demo kasetimin başlangıcına koymak için bu canlandırmayı yapmıştım. Kendi adımla dalga geçerek dezavantajı avantaja çevirmeyi düşünmüştüm. Bilkent'te öğretim görevlisi olduğum 1991-95 yılları arasına rastlar; biliyorum çünkü ses oradaki komşularımızdan Rachel adında bir İngiliz öğretmen hanıma ait.

DEMO KASET GİRİŞ- DEMO INTRO from tahsinozgur on Vimeo.

ENGLISH: Because my name sounds so odd and unpronouncable to non-Turkish ears, I thought it would be a handicap for job hunting in the wider world. I decided to turn the disadvantage into an advantage by making fun of it. I animated this as an introduction to my demo cassette sometime during my stint as animation instructor at Bilkent University, Ankara, which would place it between 1991 and 1995. I know because the voice belongs to one of our neighbors there, a British lady named Rachel who also was also teaching at Bilkent.

4 Nisan 2014 Cuma

KASA HIRSIZARI- SAFE ROBBERS

TÜRKÇE: Bu canlandırma çalışmaları ne zamandandı tam hatırlmamakla birlikte, tahmin ediyorum 2000 yılı civarındaydı. Amaım değişik canlandırma evrenleri fikrini anlatmaktı. Canlandırmanın özünde abartma vardır, ama bu o kadar da keyfi uygulanmaz. Her projenin kendi evreni, kendi fizik kuralları, kendi olabilirlikleri ve imkânsızlıkları vardır. Aynı proje içerisinde bunları karıştırmak sıhhatli sonuç vermez! Bir canandırma evreninde karakteri öldürecek olan bir darbe, bir diğerinde sadece sersemletir. Burada ben aynı olayı, çalınan bir kasanın el değiştirmesini, iki değişik şekilde yorumladım, ilki daha gerçeğe yakın bir evren,ikincisi ise daha abartık.

Kasa Hırsızlığı- Safe Robbers from tahsinozgur on Vimeo.

ENGLISH: I don't exactly remember when I made these two pieces of animation, but I believe it was around the year 2000. The idea was to demonstrate that different styles of animation require the creation of different animation universes with their own physical rules, impossibilities and plausibilities. A blow that can kill our character in one animation universe will only stun him in another. Exaggeration should not be used gratuitously, mixing different styles, different universes, within a project may lead to an unsatisfying, even annoying viewing experience. Here I interpreted the same small episode- passing on a stolen safe- in two different styles; the first is more restrained, closer to reality, the second more "cartoony".

28 Mart 2014 Cuma

KARGA BİLE GÜLER- EVEN CROWS LAUGH

TÜRKÇE: Ülkemizde adaleti paçavraya çeviren, kalkınmayı sıcak parayla yaparken halkı ortaçağ ümmetçiliğine yönlendiren bir partinin kendisini "Adalet ve Kalkınma Partisi" olarak tanımlaması kargaları bu hâle getirirken bazı insanlar neden hâla görmüyor? Bu canlandırma denemesini 2011 seçimleri için yapmıştım, tamamen kişisel olarak, ve internet'te arkadaş ve tanışlarla paylaşmıştım. Şimdi yaklaşan yerel seçimler vesilesiyle bu blog'da tekrar paylaşıyorum. Karganın sesi de kendi sesimdir aslımda!

KARGA BİLE- EVEN CROWS from tahsinozgur on Vimeo.

ENGLISH: In Turkish, "even the crows laugh" is an idiom expressing a blatant, painfully obvious absurdity. That a party notorious for corrupting justice to remove potential political enemies and building up a retrograde fundamentalist consumer society on borrowed money could call itself "The Party for Justice and Progress" is just such an absurdity. Sadly, crows are more observant than much of the voting public. I made this animation before the elections of 2011, strictly personally, and shared it with friends and acquaintances online. Now, with the municipal elections approaching (the day after tomorrow) I've decided to share it again here. The croaking laughter is my own voice.

1 Mart 2014 Cumartesi

ÖNCE YÜRÜMEYİ ÖĞRENMEK- LEARNING TO WALK FIRST

TÜRKÇE: Öğretmenlik yaptığım zamanlarda öğrencilere yardımcı olacak örnek canlandırmalar hazırlardım. Burada bir yürüme döngüsünü en basit başlangıç hatalarından başlayarak adım adım geliştirip zenginleştirerek artık gereksiz ve aşırı olduğu noktalara kadar getirdim. Doğrusu ne zaman yaptığımdan emin değilim ama yanılmıyorsam Bilkent yıllarımdan kalma; yani 1995'ten önce! Baştaki disk üzerindeki canlandırma "Tash Mektep" yazısı esprisi ise daha yeni; Ekim 2103'te yaptım, bu tip "eğitsel" canlandırmaların başına koymak için.

ÖNCE YÜRÜMEYİ ÖĞRENMEK- LEARNING TO WALK FIRST from tahsinozgur on Vimeo.

ENGLISH: During the times I taught animation, I would animate sample scenes to demonsttrate certain points and aspects to my students. I made this series of walk cycles- going from too little to too much- most probably during my stint at Bilkent University, Ankara, though I'm not quite sure. If it dates from my Bilkent years, it would be before 1995. The opening animation of the words "Tips for Tash" on the disc is more recent- October 2013- and I meant it to be a standard title to present all such animation scenes I made for demonstration purposes.