8 Mayıs 2016 Pazar

SANAL KÖPEK PIXELS- PIXELS THE VIRTUAL DOG

TÜRKÇE (For English, please scroll down.)

Kalem kâğıtla geçen bir ömürden sonra "çağdışı" kalmış sayılmaktan bıkıp 60'ımdan sonra azdım ve "Cintiq" denen şeytan icadından bir tane aldım. Önce üzerinde çizmeyi öğrenmeye, kullanım kılavuzunu okuyup anlamaya çalıştım, birkaç illüstrasyon denemesi yaptım, canlandırma denemelernde kullanmak üzere bir köpecik tasarladım ve adını "Pixels" koydum. (Bkz. "Çağdaş-Çağdışı", 3 Mart 2016.) Sonra bay geldi ve bir müddet kenara bıraktım. Nihayet geçen hafta ciddi bir canlandırma denemesi için tekrar elime aldım. Sonucu paylaşıyorum.


ÇAĞI YAKALAMAK- CATCHING UP WITH THE TIMES from tahsinozgur on Vimeo.


ENGLISH

After spending a lifetime with pencil and paper I finally had enough of my "dinosaur" image and, in an attempt to catch up with the times, purchased that infernal device called the "Cintiq". I started out by trying to learn to draw on the thing, attempted to read and understand the manual, did a few illustrations, and designed a puppy for my animation exercises whom I called "Pixels". (See "Future in the Past", 3 Mart-March 2016) Then, having had enough, put it aside to rest. Last week, I picked it up again and embarked on my first serious attempt to animate on the gadget. I am sharing the result.

29 Nisan 2016 Cuma

ALTIN VE NAZAR- GOLDEN NUGGETS AND THE EVIL EYE

TÜRKÇE (For English, please scroll down.)

 Batıl inançlara prim vermemeye çalışırım ama bazen şu "nazar" meselesi, nasıl söylesem, "her ihtimâle karşı yine de bir nazarlık asalım, bir tuz çatlatalım" dedirtiyor.

1996 yılı ilkbaharında Berlin'de Hahn Film'deyken içi reçel doldurulmuş tost ekmeği diye tarif edebileceğim bir ürünün reklâm filmi yapılacaktı. "Ham altın külçeleri" anlamına gelen "Golden Nuggets" isimli ürüne vahşi batı teması uygun görüldü. Reklâmın tamamını ben canlandıracaktım, efektlere varana kadar; bu da işi çok keyifli yapacaktı.

O sırada Disney Paris'e yaptığım müracaat kabul edilmiş, iş çalışma izninin çıkmasına kalmıştı. (Bkz: "Disney İçin Alis testim", 9 Eylül 2011) Hayat çok güzeldi yani.

Derken Baden Baden'de bir kaplıca havuzunda sol elimi kırdım. Detaylarını sormayın, çok saçma! Nazar diyesi geliyor insanın!

"Golden Nuggets" reklâm filminin üç sahnesini sol elim alçıdayken canlandırdım. Kâğıtları sağ elimle "flip" ediyor ("çırpıyor"), kalemi alıp hemen bir çizgi ekliyor, sonra kalemi bırakıp aynı prosedürü tekrar ediyordum.

Filmi öngörüldüğü şekilde bitti; çizgi temizleyenler arasında eşim Lâle de vardı. Küçük kusurlarına rağmen hoş bir film, sıkıntısına rağmen ilginç bir anı oldu.

 "Golden Nuggets" ürünü için yaptığım bir illüstrasyon.

An illustration I made for the "Golden Nuggets" product.

Ben, Lâle, ve kırık "flip" elim. Yakamda Disney'in "çizen Miki" rozeti var.

Me, Lâle, and my broken "flipper".
On my lapel, Walt Disney Animation's "animating Mickey" badge.

 Hapsolmuş sol el: o andaki sıkıntıyla çizilmiş.

Left hand in captivity: drawn in the frustration of the moment.

Test çekimleriyle birlikte "Golden Nuggets" reklâm filmi. 

The "Golgen Nuggets" commercial with pencil tests.

ENGLISH

Though I try not to fall for superstitions, I have to admit I am not totally free of the Turkish belief in the "evil eye", the envious gaze that brings bad luck. Tourists to our country are familiar with the blue glass bead with the eye motif that is meant to ward it off, and there are other recipes like throwing salt into a fire or a hot pan. On occasion I have resorted to such precautions- just in case.

In the spring of 1996, when working at Hahn Film, Berlin, I was given the assignment of animating a commercial for a kind of jam-filled toasting bread. It was called "Golden Nuggets", and a wild west theme was chosen to match the name. I was to animate the whole film, including all effects, and it promised to be a very pleasurable job.

I had just been accepted by Disney Paris and was only waiting for my work permit to come through. (See: "My Alice Test for Disney", 9 September-Eylül 2011). Life was good!

Then I went and broke my left hand at a thermal spa in Baden Baden- I won't get into the details; they are far too silly! One is tempted to say it was the "evil eye"!

I animated three of the scenes with my left hand in a plaster cast. I would first flip with my right, quickly pick up the pencil and add a line, then put my pencil down and repeat the process.

I managed to complete the assignment as planned. The clean-up team included my wife Lâle. In spite of its small faults it turned out to be an okay film, and over time the annoyance of a broken hand became just an interesting anecdote 

21 Mart 2016 Pazartesi

VAZGEÇMESELLİK-STICKTOITIVITY

TÜRKÇE (For English please scroll down)

Disney stüdyosu çalışanları arasında yarı şaka türetilmiş kelimelerden biri: "sticktoitivity". Hatta Walt Disney'in kendisine atfedilir.

Kökeni günlük konuşmada geçen bir idyom: "stick to it", tercümesi "vazgeçme", "israr et", "sen yine de uğraş" şeklinde bir ifade. Ona isimleştiren bir takı ekleyerek "sticktoitivity" şeklinde kavramsallaştırmışlar.  1948 yapımı So Dear to my Heart'da da bir şarkı olarak karşımıza çıkıyor.

Tek başına bir çizgi film yapmak da insanı bayağı yıldırıyor; günler akıp giderken belki de hiç bitmeyecek birşey için kendini masaya bağlamak zor. Ama küçük küçük, ufak ufak, bir yere varıyor insan.

Bu sene de, adetim olduğu üzere, yeni yıla canlandırma yaparak girdim. (Bkz: "Yeni Yıla Girerken", 4 Ocak 2016.) Özel film çalışmamdan yeni bir sahneye aşladım o gece. O akşam başladığım canlandırmanın temiz çizimi ancak dün akşam bitti. 

Sahneyi iki karakter daha paylaşıyor. Onlardan biri de bu arada canlandrıldı ve bağlandı. Neticede yavaş da olsa oluyor. İki şey gerekiyor: vazgeçmesellik, neyse ki o var, bir de zaman, o da Tanrı'nın takdiri.

"Yeni yıl gecesi canlandırması"'ndan iki "ilerleme raporu"; 
biri 19 Ocak'tan, ki doğum günümdü, biri de bugünden.
Two "progress reports" of my "new year's eve animation", 
one from January 19th, my  birthday, and one from today.

ENGLISH

Funny words were coined at the Disney studio, and one was "sticktoitivity". It is attributed to Walt Disney himself.

It is derived from the phrase "stick to it", elevated to a concept through the addition of a sufix. There is a song sequence dedicated toit in the 1948 feature So Dear to my Heart.

It is easy to slide into despair when you're trying to create an animated short all on your own; it's not easy to tie yourself to a desk as the days slip by, all for a project you may never finish. But pecking at it, a bit at a time, "sticking to it", one does inch along.

I entered the new year animating at my desk, as is my custom. (See. "Coming Into The New Year", 4 January-Ocak 2016.) I finished the cleanup only last evening. There will be two more characters in the scene. The good news there is I already animatde one and tied it down. It may be a slow process but one does come along. You need two things: "sticktoitivity", something I believe I have, and time, which is up to Providence.

10 Mart 2016 Perşembe

BERBAT KEDİ ŞERAFETTİN- THE ROTTEN CAT

TÜRKÇE (For English please scroll down.)

Devamlı "ilk Türk uzun metraj canlandırma filminin" yapıldığını duyarız, sonra bir yenisi yapılır, yine aynı şey söylenir. Çünkü yapılanların hiçbirisi arzu edilen teknik seviyeye ulaşmamıştır. 

Bu sefer hakikaten çok yüksek kaliteli bir prodüksyon var karşımızda- canlandırma kalitesi gelişmiş (ağızlar biraz daha esnek olabilirdi), temposu hızlı, anlatımı akıcı, görselleri iyi bir film var karşımızda. Üstelik replikleriyle, ortamlarıyla tamamen bizden, tamamen tanıdık, mekânlar hep İstanbul'dan bildiğimiz, gelip geçtiğimiz yerler- Taksim, Cihangir, Boğaz, Galata kulesi, köşedeki bakkal.

Gelgelelim konuya ve kahramana; ağzı bozuk, bencil, saldırgan ve potansiyel tecavüzcü. Bir ev kedisine sarkıntılık etmek için bir eve giriyor, ondan kaçmaya çalışan dişi kedi çarpılıp ölüyor. Üzüntüden deliye dönen sahibi ise Şero'yla kavgaya girince camdan fırlıyor ve caddeye düşünce beyni kafasından fırlıyor. Ama zombi olarak geri dönüp intikam hırsıyla Şerafettin'in peşine düşünce filmin kötüsü, Şerafettin de buna karşılık kahramanı oluyor. Filmin bize saldırganı iyi, maduru kötü göstermesini hazmedemiyorum. Daha birkaç gün önce eşimle birlikte kadınlara karşı şiddeti protesto eden bir yürüyüşe katılmıştık. Böyle bir film hasta zihinlere nasıl bir mesaj neşrediyor?

 Kadınlara şiddete karşı yürüyüş, Kadıköy, İstanbul, 6 Mart 2016.
Ellerdeki resimler: erkek arkadaşıyla kalmak istediği için 27 Haziran 2014'de kardeşi tarafından öldürülen Hilal Özcan, iddiaya göre öğretmeninin tacizleri sonucunda 24 Şubat 2016'da intihar eden Cansel Buse Kınalı, ve 11 Şubat 2015'te minibüs şoförünün tecavüze teşebbüs edip öldürdüğü Özgecan Aslan. Orada başka resimler de vardı.
(Görüntü kendi objektifimden.)
 
Film karışık duygularla izledim; hem sürüklendim, hem itici buldum, güldüm ama bir yandan da içim buruldu. İyi bir canlandırma filminden çıkarken kendimi mutlu, hafiflemiş, arınmış hissederim, bu film beni aşağı çekti. Dikkat ettim, ne bizim, ne bizden önceki seanstan çıkanların arasında gülümseyen bir yüz yoktu. Bir komediden sonra...!

Yönetmen Mehmet Kurtuluş'un dünya standardında bir canlandırma film yapma azmi senelerdir sönmedi. Sonunda bunu beklentilerin ötesinde başardı, kendisini ve Anima ekibini gerçekten içten
kutluyorum. Ama konu olarak Bülent 
Üstün'ün "kült" resimli romanını seçmesini olumlu bulamıyorum.  

Sağda üstte: Bülent Üstün'ün
"Kötü Kedi Şerafettin"
resimli roman kahramanı.




 
Altta: Kadıköy'de şablonla yapılmış
Şerafettin duvar resmi.


Belki hazır bir seyirci kitlesi hedeflemek için bu yola gidildi, ama 13 yaşından küçüklerin giremeyeceği, 15 yaşına kadar da ancak ebeveyn refakatinde girebilecekleri bir film yapınca seyirci potansyeli kendiliğinden kısılmış oldu. (Bilmeden çocuklarını kediciği seyretmeye getiren aileler epey şaşırmışlar!) Zaten Şerafettin'in fan'leri de filmi bedava seyretme yollarını tercih edecek kesimdir.

Uzun metrajlı bir canlandırma filmi yapabildiğini kanıtladıktan sonra şimdi Mehmet Kurtuluş'tan ve Anima ekibinden anlatmaya değer bir hikâye bekliyorum.

Kötü Kedi Şerafettin poster ve sağda yönetmen Mehmet Kurtuluş, 2008'de Maltepe Üniversitesi Çizgi Film Bayramı etkinliğmize Anima ekibiyle birlikte desteğini verirken. Bkz. "Çizgi Film Bayramı 2015", 18 Kasım 2015.
Poster for The Bad Cat  (Kötü Kedi Şerafettin) with director Mehmet Kurtuluş on the right, in a photo taken at Maltepe University when he and the Anima crew came to support "Hand-Drawn Animation Day", November 18th 2008. See "Hand-Drawn Animation Day" 18 Kasım-November 2008.

ENGLISH

For years we keep hearing that "the first Turkish animated feature film has been produced", all soon forgotten because, though they fulfilled the requirement in screen time, they were technically never up to par. 

Now we have a really lavish and well made production before us, with quality animation (I would have preferred more elasticity in the mouth action), fast tempo, efficient storytelling and strong visuals. To top it all, it all feels authentic, all indigenously Turkish, from the dialogue full of colloquialisms and slang to the authentic locales, all familar sights of Istanbul like Taksim square, the steep Cihangir neighbourhood, the Bosphorus, the Galata tower, and the generic corner grocer. 

Unfortunately, the protagonist is a selfish, fowlmouthed, agressive bully and potential rapist named Şerafettin ("Shero"). He breaks into a flat to molest a housecat, who gets electrocuted and killed when she tries to escape. In an ensuing scuffle, Shero flings her distressed owner out of a window to his death, his brain landing beside him. The poor man returns as a zombie to seeks revenge, becoming the villain of the film, with Shero as the unlikely hero. I cannot condone a film that lionizes the agressor and villainizes the victim. Just a few days ago I and my wife were in a protest march against the victimization of women- a very real problem here. What kind of a message would this film broadcast to the sick minds out there?

 March protesting violence towards women in Kadıköy on May 6th, 2016.
They are carrying photographs of Hilal Aslan, shot by her brother on June 20th 2014 for wanting to stay with her boyfriend, Cansel Buse Kınalı, who shot herself on February 24th 2016 after reportedly being abused by her teacher, and Özgecan Aslan, murdered by a minibus driver in course of an attempted rape on February 11th 2015. 
There were many other photos carried that day.
(Image from my own camera.)

I watched the film with mixed feelings; I was simultaneously swept and repelled by it, I laughed even as my stomach turned. Watching a good animated film leaves me a warm afterglow, a state of happiness and purification. This film dragged me down, left me feeling sullied. I paid attention to the mood of the public leaving the theatre, both of our screening and the one preceding it; no smiling faces- and this, after a comedy..!

For years director Mehmet Kurtuluş has had a sustained ambition to create an animatied feature that would be up to international standards. In the end he achieved his goal. I wholeheartedly congratulate him and the Anima team on this. It is
unfortunate that he opted for the "cult" comic strip of cartoonist Bülent Üstün.

Left, above: 
Bülent Üstün's "bad cat" Şero
(pronounce "Shero", short for Şerafettin).
He's saying "What are you looking at, love?!"

 
 

Left, below:
Stencilled Shero on a wall in
Kadıköy, Istanbul.


It is probable that the intention was to cash in on the popularity of the strip, but on the other hand a film inaccessible to children below 13 and requiring parental guidance up to 15 already sacrifices a large slice of the audience potential. (I hear families who inadvertently brought their children to see the film to see the kitty were shocked.) As for the fans of the film, they would prefer to find ways to see the film for free.

Now that they have proven that they are capable of creating a fine animated feature, I expect Mehmet Kurtuluş and the Anima team to tell us a worthwhile story.